Kayıtlar

Fantastik Kurgu etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Sıfır Günlüğü: Çatlak -I-



Hatırlarım ben bir şeyi uzaklarda kalmış olan. Bu havada yüzen dağlar ve aralarındaki kırık köprüler nedendir? Bu eflatunla dans eden altın gök yüzü neyi gölgeler ışıklarıyla? Ben seyirci isem, bu tiyatroyu döndüren kimdir? Hiçbir oyuncu yoksa ilerleten ilahi tragedyayı, bu komedya bana ne anlatmalı ki? 

Ya da henüz ben mi göremedim anlamlarını, derme çatma bağlamsal kişiliklerin içinde bulunan?
………………......................

Adam deniz cebinin içinde doğrulmaya başlamıştı. Kadın ise onu yalnız bırakmış, ormanın içine dalıp gitmişti. Çevresi gerçekliğin en temel formlarını bozuyordu. O ise içindeki sinsi bir hissi dinliyor, etrafını kapsayan derin su setleri ucundan kumsalın kenarında bulunan ince kıyıyı gözlüyordu. Ancak bacağının acısı onu olduğu yere mıhlamıştı.

Yavaş yavaş volta atıp, bacağının üzerine basmak için prova yapmaya başladı. Her adımında normalde hissedemediği dokuların olmaması gereken hareketleri içini gıdıklıyor, bacağındaki açıklıktan süzülen sıcaklıkla yürürken içini dolduran soğuk esinti tümüyle midesini kaldırıyordu. Topallayarak yürümek denmeyecek bir hareket gerçekleştirmeye başladığında setlerin kıyıdaki dumana doğru turuncuya boyandığını fark etti. Esinti ılık bir hal aldı. Yavaşça yine yerine oturdu. Görüşü sulardan yükselen beyaz buharlarla derin bir pusa kayıyordu. Bir çeyrek saat kadar zaman sonra gözleri turuncu kısmın daha geriye düşmüş olduğunu fark etti. Yavaş yavaş setlerin içinde dar bir koridor açılıyordu. Buharlar çıktıkça oda bu yolu izlemeye koyuldu.

Al kaftanlı kadın sahilde onu bekliyordu. Kendisi terden sırılsıklam olmuş, suyun içine düştüğünde hissettiğinden çok daha ıslak hissediyordu. Nefes nefese kumların üzerine adım attı.

“Gelebildin hele.” Dedi kadın

Konuşamadı, ciğerlerinin içinde koyu bir su hisseder gibiydi. Kadın şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı.

“Ne bu halin, ne diye bu kadar ıslandın?”


“Terledim” dedi keyifsizce. Bacağına baktı, yüzü ekşidi pantolonu kıpkırmızı kesilmişti.

“Ter?” sorguladı.

“Ter, işte buhardan…” Kadın uzunca ona baktı, yavaşça ateşin yanına gitti.  O ise halen bacağına bakıyor, elleri paçasının üstünde ama kaldıramıyordu. Bir yandan nefesinin hızlandığını hissediyordu.
Kadın ona bir şey söyledi. Ancak sesinin boğukluğundan ne dediğini anlayamıyordu. Gözleri ayaklarının ardından geldiği yöne doğru çevrildi.

“Had… Göst… Gide…”

Kıpkırmızı bir iz bırakmıştı gelirken, sanki ince bir boya fırçasıyla ala boyanmıştı sudan koridorun çıkışı. Ateşe doğru çevirdi kafasını, kadın halen bir şey söylüyor gibiydi ama o tam kestiremiyordu ne dediğini. Bir adım attı hafifçe ona doğru, burnunun ucunda keskin bir mızrak buldu.

“Gidecen mi? Gitmeyecen mi?” Sordu kadın. Bunu duymuştu, geriye bir adım attı ama dengesini kaybedip düştü. Kadın yine şaşırdı.

“Yürüyemiyorum.” Dedi adam. Başı dönüyordu. Paçasını sıyırdı hafifçe. Daha önce görmeyi umduğu al şelalenin dibi teninin üstünden ona bakıyordu. “Bunu kapatmak lazım.” Dedi. Kadın biraz mesafeli duruyordu, içinde yorucu olduğunu düşündüğü bir şey hissetti. O ise bir şey arar olmuştu. Sonunda gözü parlak renkli turuncuya çalınmış turkuaz atlası seçti. Yavaşça ona doğru ilerledi. Birkaç dakikalık sürünmesi sonrasında çantaya varmıştı. Sertçe açtı ve içindekileri önüne saçtı. Kadın yanına vardı, halen mesafesini koruyordu. Adam ise sessizlikten ürker olmuştu.

“ Bak bunu,” nefes verdi istemsizce “ sarayım bekle, sonra yürüyeceğim” diye kadına temkinli şekilde ifade etti. “ Ancak bana” durdu, “yardım etmen lazım.” Kadının kaşları çatıldı ama beklenilen patlayıcı tepkisini göstermedi.

“Ne olacak?” sordu hızlıca adama.

Kadının elindeki bıçağı işaret etti. “Kes paçamı”

Önüne uzanmış figür hafifçe eğilip, zaten delik olan pantolonun paçasını sonuna kadar yırttı.

“Şuradan da”  dizinin oluşturduğu daireyi gösterdi. Ardından yere saçılmış birkaç parça eşya arasından mataraya uzandı eli. Hafifçe dirseklerinin üzerine doğrulup, kendisini kadının mızrağından delinmiş olan kayaya doğru sürükledi. Arkasına girdiğinde, zorlukla pantolonun içinden sıyrıldı. Kumaş derisine sürttükçe midesi bulanmaya devam etti. Yavaşça bir avuç almak için uzandı aynadan denize. Elini sulara daldırdığında beklemediği bir direnişle karşılaştı ilkin, sanki hamur yoğuruyor gibi hissediyordu ancak bu harç bir anda kayboldu, eli ıslandı ve su dolu avcunu çekti. Yarayı ıslatmaya konuldu, tuz biraz daha yaktı sinirlerini. Birkaç avuçtan sonra ellerinden düşen damlaların havada sıkıştığını fark etti, aldıramadı. Hafif bir iç çekip, matarayı açtı.

Kadın nahoş bir koku seçti. Sanki tanır gibiydi, zamanın çok uzaklarından geliyordu bu anısı. Adamın uzunlamasına kesilmiş paçası elinde ormana bakıyordu. Huzurlu bir yer diye düşündü ancak bir şey yanlıştı. Gözleri ağaçların arasından yükselen kirli bir pus seçiyordu. Aynı adamın etrafından gelen gibi… Biraz denizi gözledi ve havadaki sicimlerini, sonra eline topladığı dallardan kalınca ikisini alıp birini yaktı; kalanını yavaşça küçük turuncu renkli ateşe sürükledi. Bu sırada adamın ona doğru topalladığını fark edemedi. Fakat ondan yayılan pusun ateşe yaklaştığını seçmişti. 

“Çekil!” sesini yükseltti. Adam halsizce tutunduğu kayaya yaslanıp, elindeki paçayı işaret ediyordu. Küçük ateşin içindeki dalların tutuşmasını seyretti, beklenmedik bir sakinlikle, yavaşça adama yönelip elindeki kumaşı uzattı, bir de dallardan yüksekçe olanını yanına bıraktı.

“ Buna dayanarak yürü, gidelim.”    

Sıfır Günlüğü: Elçi -V-


Bileklerinde kalan son kuvveti ona yaklaşan kişiden uzaklaşmak için kullandı. Ancak nafile, pirinç taneleri ile ölçülebilecek kadar kat ettiği uzaklık bir adım içinde kapatıldı.

“Hayır” diye geveledi düşünmeden.

“Kir” dedi ona tepeden bakan kadın. Çevresindeki beyazlık artık daha seçilir olmuştu, gürleyen ateşin içinde yürüyordu ve saçları alevler gibi beyaza boyanmıştı. Al ipekten bir kaftan giymişti, elinde ucu gümüş ateşten kesilmiş mızrağını taşıyordu. Gözle görülmez bir hamle ile ucunu göğsüne dayadı. İnanılmaz bir acıydı tenine yayılan, ilk hissinde bile olmayan gücüne rağmen yerinde hoplamasına yetmişti.

“Dur, dur, dur dur dur” bağırdı her seferinde sözcük biraz daha anlamını kaybetti. Kadının yüzünde merhamete dair bir ifade belirmedi, kaşları o kadar büyük bir öfkeyle çatılmıştı ki gördüğü şey yerde yatan biri değil, sanki kenara atılmış bir çöp parçasıydı. “Dur” kelimesini her işittiğinde olmayan sabrı daha da tükeniyor ve kehribar renkli gözleri açılıyordu.

Ne yaptığını bilmeden çaresizce bir adım daha geri sürükledi kendini. Kadın mızrağını omzunun üstüne kaldırıp gerindi, kalbinden geçen mükemmel bir çizgi seçti gözleri, kesin bir hamle ile hayatını kaybedeceğini hissetti. Ne olduğunu bile anlamadan ölecekti, adını bile bilmeden… Aklında yankılanan tek kelimelik soruyu sormak istedi ancak hissettiği dehşet buna izin vermedi. İstemsizce ellerinin kaldırmaya çalıştı, teslim olmasının hiçbir anlam ifade etmediğini bilirken.

Kadın bir adım daha attı ona doğru, büyük bir hırsla kilitlenmiş gözleri beklenmedik şekilde daha da aşağıya baktı. Şaşkınlık doldurdu ifadelerini. Biri yaşadığına şaşkındı şüphesiz, diğeri üzerine adım attığı şeyin merakına düşmüştü. Kadın yavaşça eğilip yerdeki keskiyi eline aldı. Taşlamalarındaki parlaklık iyice artmış kendisinden saçılan ateşe baş koyacak kadar dirayete ulaşmıştı.

“Bu mu, anamın armağanını savuşturan?” sordu önünde yatan adama.

O soruyu anlayamadı ilkin, ancak cayır cayır yanan ateş yüzüne doğrulunca cevap vermeye çalıştı.

“Bilmiyorum, ar-arma-armağanı” çıkardı kuru boğazından sözcükleri zorla. Kadın mızrağı biraz daha yaklaştırdı ona sordu:

“Bu mu, bunu savuşturan” dedi sert tonla.

“E-Evet, o sa-sanırım”

Kadın mızrağı çekti üstünden.  Diğer eliyle de bıçağı yoklamaya başladı. İşlemelerin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Taşlamalarında bir şey yazılıydı, harfleri tanısa bile anlamsız sözcüklere benziyordu.

“Ne yazıyor üstünde?” diye sordu adama. Bir şey diyemedi ancak cevap vermesi gerektiği barizdi.

“Bir şey mi yazıyor?” sordu, kadının ekşiyen ifadesini görünce tonunun yanlış anlaşıldığını anladı, hızlıca ekledi “Bilmiyorum, benim değil. Bir ağacın gövdesinde buldum.”

“Nasıl?”

“Saplanmıştı öyle, bilmiyorum gerçekten ne yazdığını be-”

Kadın hafifçe tebessüm etti ancak hissettiği şeyin mutluluk olmadığı belliydi. “ve inanacak mıyım sana, sen değil misin yarım gün ormandan beni gözleyen?” kadın hızlıca adamı yakasından tutup kaldırdı. “Söyle!”

Tenine yayılan bir sıcaklık vardı ancak, sinirleri etini kızartan bu ateşe tepki vermeyecek haldeydi.

“Ba-bak, buldum.” Zorla elini kaldırdı kumsalın girişinden aşağı uzanan ormanı gösterdi. “Buraya bir g-gün uzakta buldum. Sonra buraya geldim, iz-lere bakarak.”

Kadın ilkin anlamadı adamı, sonra onun arkasına bakınca hatırladı göğe sıkışmış yıldırım parçalarını. Bir daha etrafına baktı, denizin suları onları bir duvar biçiminde çevrelemiş hareketsiz duruyorlardı. Tekrar adama döndü, yüzünde gördüğü şey yalan söylemediğine onu ikna edebilirdi ancak çevresine yaydığı kiri de görebildiğinden dinlemenin ne gibi sonuçları olacağını biliyordu. Adamı yere bıraktı, tuttuğu elini turuncu bir ateş, yüzünü el yıkayan birinin tiksintiden kurtulma çabası sardı.

Çevredeki ateşler yavaş yavaş kayboldu, kadının saçları ala çalan bir renge büründü. “Gidelim madem göster.” Dedi. Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu ancak bir şey fazlaca yanlış hissettiriyordu, gerçi bunu söylemeye hakkı olmayabilirdi.

“Tamam” başını salladı hızlıca.

“Ancak yalansa…” kadının tekrar eline aldığı mızrak gümüşten bir ateşle bitti tekrar.

İkisi de konuşmadı sessiz dakika boyunca. Adamın gözlerinde bir karartı vardı halen, kadın ise pus dışında bir şey göremiyordu ona baktığında. Bir tiyatro sahnesi kuruldu o anda ve bilinmesi gereken kötü hislerinin ne olduklarını sorguladı ikisi de.

Yavaşça yerinden kalkmaya çalıştı, ancak bu mümkün gözükmüyordu.

“Bana birkaç dakika ver.” Dedi.

Kadın çömelip oturdu.

Batmayan güneş sudan duvarlar arasından geçip uzun gölgelerini buharlaşmış okyanusun bu cebinde kalan kirli camlarla pürüzlenmiş tabanına yansıttı. Uzaktan bir duman yükseliyor ve bacağı halen kanıyordu.


Gün 1 K.S.
Gün 7 

Sıfır Günlüğü: Elçi -IV-



“Bunları hatırlaman mümkün değil.” Dedi nazik ses. Biraz durgun olduğunu hissetmişti ama bir şey demedi. 

“Durgun değil sadece düşünceliyim.” elini gözün seçemeyeceği kadar ince şekilde işlenmiş bardakta gezdirdi.

“Anlaman gerekir ki bunu bir daha gerçekleştirmem mümkün değil. Göğün hali açıkça belli… O yüzden anlamalısın, hatırlamasan bile anlamalısın.”

Yutkundu, dinlemesi gerektiğini biliyordu ama her şey nasıl bulanıktı ve nasıl kesin çizgilerle ayrılmıştı. Etrafa bakmak midesini bulandırıyordu.

“ Başladı demek ki…” belirtti ses.

“ Anlamadım.” Dedi başını yerinde tutmaya çalışırken.

“ Evet, Anlamadın.” Bulanıklığın içindeki figür kafasını çevirdi. “ Nereye gideceğini biliyor musun?”

“ Hayır.” Diyebildi sadece.

Bu cevabı beğenmedi ses. Nazikliğin içinde umutsuz bir ton belirdi.

“ Gideceğin yerin neresi olacağını biliyor musun?”

“ Sanırım” dedi hafifçe.

“ Ne yapacağını biliyor musun pekalasında.”

"Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim." Sonunda soğuk his zirvesinden gövdesine kadar çatladı, ağlarla kaplandı zihni, saliselik bir farkındalık yaşadı ancak ne olduğunu söylemek için çok geçti. Bir saniye sonra oturduğu yerde kimse yoktu.

“Ölmemelisin.” dedi nazik ses. Ve havada asılı tedirginlik hiçbir yere dağılmadı.
………………..........

Başı ağrıyordu. Turuncuydu görüşü. Anladı ki gözlerini açamıyordu. Etrafını yokladı, kendini kaldırıp oturdu. Hafifçe araladı gözlerini, ormanı görüyordu ve uzundan içine yayılan gölgesini. Bekledi, bir şeyi, ne olduğunu bilmediği. Başının ağrısı çok keskindi, o kadar ki kendi bedeninde olmadığı hissini veriyordu ona, fakat fark etmesi mümkün değildi ağrının kendisinden dolayı. Birkaç on dakika sonra anladı ki beklediği şey sesti, hiç bir şey duyamıyordu. Bunu ona hatırlatan oynadığı çimlerin olmayan hışırtısı yada rüzgarın tenindeki gereksiz misafirliği değildi, çınlamaydı. Yüksek sesli ve istilacı çınlama. Oturduğu yerden kaldırıp dişlerini kıracak kadar sıktıran çınlama. Hayali ve gözlerini karartıp ele geçiren çınlama ve ciğerlerinin nefesten kesilmesine yol açan çınlama. 

Tekrar kendini bulduğunda ilk duyduğu şey nefes nefese kaldığı idi. Başını yokladı, alnını hissedemiyordu. Yavaşça dirseklerinin üzerinde doğruldu ve ayağa kalkmak için hazırlandı.

“Ah… Güneş” dedi gerisini getirmedi. Kafası ışıktan izlerin bittiği yere çevrildi. Yerde duran çantaya uzandı, hafifçe dengesini kaybettiğinden durmak zorunda kaldı. Kumsala baktı ve kumsalda ona; onu onaylamıyordu, o da bunu biliyordu. Doğrulup arkasına döndü orman boyunca ilerlemeye başladı.

Kafasında bir soru vardı. Cayır cayır yanıyordu zihni, ilerlediği ağaçları aleve veriyordu geçtikçe, aynı göğsünden geçen şey gibi. Ama o sözü sarf etmemesi gerekiyordu, ettiği anda üstünden denize baktığı uçurma daha da yaklaşıyordu zihni. Bu uzun ve yorucu bir düelloydu ve basit bir kelimeyi zihninde yankılandırsa bile kaybedecekti. Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu kaybettiğinde yapabileceklerimi yoksa kazandığında devam edeceği yol mu? Bunun cevabı bile kendi içinde sorulmaması gereken şeyleri getiriyordu. Ve hayatının gerçekten dogma haline dönüştüğünün farkındalığına varmadan kendini sahili sıkıştıran dönüşün üzerinde buldu. "İleride ne vardı?" Sordu zihninin içinden bir ses.

“Duman” dedi sesinin altından. Beline iliştirdiği bıçağı çıkardı yavaşça, yüzüne pürüzsüz gövdesinden yansıyan güneş düştü fakat gözlerinde bastırılmış bir karartı geziyordu.

Ormanda iki kişi bekliyordu. İkisi de farklı şekilde birbirlerinin farkına varmışlardı. Biri daha çok acı çekmişti bunu anlamak için şüphesiz. Ateşi gözlüyorlardı, birisi ona bakmamaya çalışırken. Sıkılmaya başlamıştı, farkındaydı ki bu sıkıntı oldukça ölümcül bir durumdu fakat sadece yarım günlük bir çömelme ve zihninin de bastırdığı naçizane sorunun baskısı ona başka bir seçenek bırakmıyordu. 

“Neredesin!” diye bağırdı ve birkaç saniye bekledi. Ağaçlar boyunda hiçbir hareketlenme olmadı. Bu daha rahatsız ediciydi ancak yerini belli etmiş olması muhtemel olduğundan yapacağı işten geri dönmedi. 

“Bak!” dedi. “Çıkıyorum, sende çık neyse bu işi görelim!”

Onu cevaplayan sessizlik artık aklını yitirme çizgisinde olan bir adamın sanrılarıyla konuşmasını andırıyordu. Alnını sildi, fazlaca terlemişti. Çalılardan yavaşça çıktı, sırtını ateşe vererek kumsalın ortasına yürüdü.

“Bak! Buradayım, çık neredeysen!”

Çevresine bakınıyordu halen, arkasındaki ateş gölgesini önüne düşürüyordu. Elindeki keskinin işlemelerinin derinlerinden yükselen parlaklığı görmesini engelliyordu.

Çok hızlı oldu, kısa bir anda seçildi ve gözden kayboldu. Belki o kadar sıcak olmasa fark edemeyecekti bile. Tam da kayalıkların bittiği yerden çıktı, muazzam bir ivme ile ona yaklaştı. Elini kaldırdığında ve omzunu çıkartacak kadar büyük bir güç ile yere savrulduğunda yaşıyor olması şanstan başka hiç bir şeyle açıklanamazdı. Kolunu tutup doğrulmaya ve kamanın nereye uçtuğunu anlamaya çalıştı. Bir sıcaklık daha hissetti fakat bu sefer biraz daha yakındaydı, çaresiz bir hareketle kendini yakınında bulunan bir kayanın arkasına attı. Gövdesinin biraz yanından beyaz bir çizgi belirdi ve kaya kesin bir hamle ile delindi. Bunu gördüğü anda kamaya ulaşma kaygısı daha da arttı, gözü denize takıldı, hareketsiz sular rahatsız edilmişe benziyordu, üzerlerinde beyaz çizgiyi izleyen koyu bir buhar ve bir başkasının sona erdiği yerde fark edilecek kadar büyük bir “delik” vardı. Ortasında ise gümüşi bir parlaklık. Kendini bunun ne olduğunu fark etmeye kalmaksızın sulara attı. Arkasında bir sıcaklık büyüyordu, keskinin taşlamaları çok daha parlak gözüküyordu. Bunu fark etmesi ona bir şey kazandırmadı, hayatında düzgün silah tutmamış her insan gibi bozuk bir gard aldı ve gözlerini kapattı. İliklerine kadar işleyen ince bir duyu hissetti bütün sinirleri acı ile kaplandı ve suların içine savruldu. Omuzları ağrıyordu ve bıçak yine elinden kaymışa benziyordu. Gözlerini açtı suyun altındaydı yerde yatıyordu, çevresinde kırmızı renkli kan bulutları gezinmeye başlamıştı, uyluğunun altında keskin bir ağrı hissetti, denizin tuzu bıçağın üzerine kaydığında açılan yarasına yardımcı olmuyordu. Bir an ne yapması gerektiğini unutur gibi oldu, çok su yuttuğunu hissediyordu ancak kısa bir sıcaklığın ardından birkaç metre yanına saplanan beyazlık ona her şeyi hatırlattı. Etrafındaki sular tezlikle buharlaştı. Kendini yerde yatarken buldu, gözleri değişen bağlama alışamadı, bir figür ona yaklaşıyordu kırmızılar ve parlak bir beyazlığa bürünmüştü. Elinde uzun kılıca benzeyen gümüşi bir şey taşıyordu.

Sıfır Günlüğü: Elçi -III-




    Adımlarını izliyordu ve giderek daha da ağırlaştıklarını. Kumların sürekli üzerlerinde zıpladığı ayakkabıları gri ve sarı karışımı renklere bulanmıştı. O ise birkaç saniye içinde terleyeceğini seziyordu. Ara sıra arkasına bakıyor sanki geri dönmek istermişçesine bir hamle yapmak istiyordu. Ancak hareketsiz denizin üzerine kazınmış ışıktan sütunları görünce aksine karar veriyor yürümeye devam ediyordu. Sanki bir aynayı takip eder gibiydi, kumlara eşlik eden sular hem o kadar berrak, hem de o kadar düzdü ki onlara dokunulması neredeyse bir suç olacakmış gibi hissettiriyordu. Tam da bu his zihnine salındığında tekrar döndü başı, uzaklaştığı yeşil açıklığı göklere uzatan sarp kayaların oluşturdu sete baktı bir daha, küçük çimenler ve ağaç tepelerinin siluetleri şu an düşünmek istemediği pek çok şeyden aklını çalıp geri dönmesini istediklerini söylediler ve aynaya geri baktı, yürümeye devam etti.

    Zaman hakkında bir sorun olduğunu biliyordu. Şu an zaman hakkında büyük bir sorun vardı. Çünkü düşündükleri şeyleri dün yaşamıştı. Fazlaca yorulup, kumların üzerine kendini attığında yarım günden çok daha fazladır yürüdüğü açıktı. Daha fazla yürümek istemediği ve şansına bulduğu bir patikadan içeri girdiği zaman bacaklarında karıncalar gezdiğini hissetmişti. Bir ağacın yanına yattığında uzun uzun nefes alıp vermişti. Kendinden geçtiğinde güneş halen aynı yerindeydi… Şimdi aynı ağacın önünde huzursuz bir uykudan sonra gördüğü şey aynı güneşti. Aklına bir an farklı bir şey çalındığını hissetti ve aniden ayağa kalkıp arkasındaki sık ormana döndü, güneş tam karşısında olmasına rağmen ağaçlar gölgelere bezenmişti, daha fazla bakmadı patikadan tekrar aşağıdaki kumlara indi.

    Yürüdü ve yürüdü. Sarp kayalar ve gökyüzünü yutmuş sular ona eşlik etti. Sayısız kez düşünceleri ile cambazlık yaptıktan sonra kayalık duvar sakince sulara yaklaştı ve yaklaştı, kumlar inceldi ve inceldi. Bir küçük dönüş ardından ince taneler setin hapishanesinden kurtuldu ve önüne büyük bir sahil serildi. Ardında “geceyi” geçirdiği sık orman halen devam etmekteydi. Kısa gri bir çizgi seçiliyordu ileride tam da ışıktan sicimlerin tükendiği yerde.  “Ateş” kelimeler döküldü ağzından yavaşça dumanların kaynağına yürürken.  Her adımında biraz daha açıldı gözleri, ateşin gövdesini seçtiği anda koşacak gibi görünüyordu ama ne yöne olduğunu tam kestiremediğinden hızını değiştirmiyordu. Biraz daha ve biraz daha karardı çevresi ve göz bebekleri kısıldı hafifçe, küçük bir anda dans eden havanın görüntülerini gördü. Turuncu, “altın sarısı” dedi. Fakat çok küçük bir ateşti, bu kadar duman çıkaracak kadar hacmi bile yoktu ve nasıl bu kadar parlak yanıyordu, sonunda gece getirecek kadar aydınlatıyordu etrafı ve onun dışında hiçbir şey seçilmiyordu. Gözlerine şarap gibi geliyordu, her adımında biraz daha yaklaşmak ve biraz daha yaklaşmak… “Dokunmak” dedi sesinin altından.

    Sahilin arkasındaki ormandan şehvetine düştüğü kıvılcımlar kadar parlak bir şey fırladı, ateş bir anda bembeyaz kesildi, küçük gövdesi bir tipi yeliyle boğuşuyormuş gibi gözüküyordu. Altındaki kumlar kızarıp yılan kavi çizgiler çektiler sahil boyuna, bastığı zemin kesik kesik cama dönüşüyordu, gözleri sonunda ateşten ayrıldı ancak çevresine bakacak kadar zaman bulamadı, gövdesinin yandığını hissetti ve göğsünün olması gereken yerden fazlaca parlak bir çizginin çıktığını görebildi sadece, saliseler için dünya beyaza bulandı… Yanakları kavrulmuş kumlar ve sıcak cam ile yanıyordu, artık gördüğü şeyleri algılamayacak kadar büyük bir şey hissediyordu ancak ne olduğunu bilmesi de olasılıklar içinden çıktı birkaç saniye daha içinde, belki daha iyiydi. Uzuvlarından kaybolan duyu, tenine yayılan kıpkırmızı bir sıcaklık ve gövdesinin deşik kaldığı yerden yükselen tiksinç koku, saf et ve acıyla dolu.

     Birde bastığı camları kıran adım sesleri, hayır belki kırık değildi ancak merak edebilmesi mümkün de değildi.

………………........

“ Hoş geldin.” Dedi nazik bir ses.

Bir şey diyemedi. Sadece dinledi, sesleri; bardak yada şişe, cama benzer bir ses ardından küçük bir adım tahtanın üzerinde atılan.

 “Ne içmek istersin?” diye sordu ses.

Bunun üzerine şaşırdı biraz. Zihnin duvarlarına tırmanan bir şey olduğunun farkına vardı. Sonunda gözlerini hafifçe aralamak istedi.  
“ Bilmiyorum.” Dedi. Yavaşça kesik ışıkları bulanıkça seçerken.

“ O zaman viski, gerçi bu şişeyi doldurduklarında adı o bile değildi.” Nazik sesin gülümsediği sesinden belli idi.

Birkaç pencere gördü, çok kesin şekilde seçilmiş bir odayı çok kesin bir şekilde aydınlatıyorlardı. Huzmeler sanki cetvel ile çizilmişti. Önünde biri vardı, tam karşısında idi. O kadar yakın, ancak o kadar da uzaktı ki, gölgelerin içine uzansa masaya doğru düşeceğinden korkuyordu, her iki durumda da. “Uzak değil.” 

“ Hem buradan hayli hoşlanmıştın, yanlış hatırlamıyorsam.” Diye iğneledi sesine yakışan bir alaycılıkla. “Gerçi burası çokta geri dönülecek bir yer değil. Haklısın…”

Tırmandı tırmandı, ancak farklı bir his ne olduğunu anlamasına izin vermedi onun. Bu soğuk ve yapayalnız şey her farkındalığı kıracak kadar güçlüydü.

“Korkuyorsun.”

Sıfır Günlüğü: Elçi -II-



  Bir kadın silueti seçiliyordu, uzak ve unutulmuş bir yerin uzak bir köşesinde. Şekli sabit değildi ancak, buharlı bir camdan çevreyi gözlermişçesine hareket ediyordu etrafı. Kendisi sakin adımlar atıyor ve vücudu iyice yerine konmadan yürümeye devam etmiyordu. Birden durdu kadın fakat çevresi durmadı ve duramazdı zaten. Bir ses işitti tasviri kaybolmuş olan. Elini seçilmez bir şeye daldırdı, parlak ancak saydam ve renkli renksiz, insan benzine şekil veren zihnine aşk vurduran, düşüncesine fitil olmuş olan bir şeyi yakaladı.

“Esen gidesin yavrum.”

“Neden gedeyim anam.” sordu elindeki.

“Varmak lazım yavrum.”

“Ne için anam?”

“Ya edeceksin yeniden veya güdeceksin.”

“Ben mi anam?”

“Sen değil bu sefer dik kulaklı, şekil günahlı, senin alındığın burada vurulan hazne ile kopardığı yere tutukludur o.”

Elindeki sustu bir süre söyleyemedi bir şey.

“Hatırlamak zordur, taşırken hepsinin ahını ve unuttuğun şey olacaktır ki senin soracağın. İlk var, sonrası bulunur.”

“Ana, görecek miyim seni?”

“Biz yekpare bittik, edemezsen de özlemezsin beni.”

Kadının elindeki uzun bir hal aldı, boyutları duyulara sığamayacak kadar oldu bir anda. Bütünlüğü yakacak bir alev sardı etrafı ve kesin bir hamle ile gerçekliğin içine atıldı.
.....................


   Uzundu alacağı menzil ama o bilmezdi uzunu, henüz bilmezdi. Var olalı asırlar belki binyıllar olmuştu ancak, gerçekliği sadece saniyeler ile tatmıştı. İlk önce bir şey kavradı ama ne olduğunu anlamadı. “Bir şey bir şey” dedi ismini söyleyemedi. Aklına sular geldi, adını bilmediği halde, saydam gövdelerini nasıl da büyük bir hışımla kayalara vurdukları canlandı zihninde. Beyaz köpükler doldu gözlerine, sonunda şelalenin ağzına varınca uçurum gördü yüzü. Düşüyordu, anladı o düşüyordu. Ne garipti! ne garipti düşüncesi… Genişçe demenin kifayetsiz olduğu bu karartı içinde düşüyor, her alem, her anda onu çevreliyordu; türlü kumaşlar gibi üst üste katlanıyordu izlediği görüntüler ve her birinin içinden çıkan iplikler tekrar bir düzleme geriliyordu tek bir saniye için, tezlikle yırtılıp katlanmadan önce. Bekledi ve bekledi, algısal dikiş tezgahında saniyeleri izledi. Anladı ki zaman vardı, geçiyordu ve o bekliyordu, bir şeyi bekliyordu. Ancak nasıl da saçılıyordu zaman her yöne ve her şekilde düzensiz bir biçimde. Her kumaşla birlikte farklı sekiyordu tezgâhın üstünde.  Bir anda algısal tezgah gerilmiş bir kumaşa yapıştı, sarıldı ve sevişmelerinin ardından daha aydınlık bir karartı çıktı. Zaman delice hareketini kesip doğruldu tek yöne yürümeye başladı. Garip geldi ona oldukça garip, nasıl bir düzendi bu ne farkı vardı diğer kumaşlardan anlamadı, aynı içini saran bir şeyin ne olduğunu anlamadığı gibi.

  Salise içinde yıldızlar çalındı gözüne ve bütün kütleleriyle cennetler içinde gezinen gök cisimleri. Hepsinin saran küçük iplikler kısalmıştı artık, kumaş yekpare bir hal almıştı. Binlerce ve milyonlarca şey gördü henüz bu kumaşın içinde görülmeyen ve hepsinin düşünceleri çalındı zihnine.  Karanlık ve aydınlık gibi yetersiz olan kemerin üzerine gerilmiş her türlüsü yerleşti algısına bir saniye daha içinde. Yalnız düşüyordu halen ve düşüyordu nereye olduğunu halen bilmeden. Sonunda sonsuz farklı büyüklüklerde, korkunç iştahlı olduklarını hissettiği karanlıklardan birine yöneldi menzili. Yaklaştı ve yaklaştı, büyüdü daha da içindeki bir şeyi. Sonsuz sayıda demet olmuş renk renk cisimlerden biri canlandı aklında. Saydam vücudun kayalarla vuruştuğu yere gidiyordu tam olmasa da.

  Bir küre gördü, biliyordu ki küre değildi gördüğü. Tekrar düşünceler bağırdı ona bu küreden yükselen. Fakat hiçbiri, hiçbiri farkında değildi kürelerinin üstünde gezinenin, onu gölgeleyenin. Anladı sonunda nereye gittiğini, hızlı şekilde çarptı gölgenin kaynağına. Eski bir duvardı yıktığı: kendinden, alındığı kuyudan hatta ki kumaşlardan bile eski. Zamanın rotasıyla birlikle sarhoşluk geçirip gönül eğlendirecek ve sonra da küsüp evine almayacak kadar eski. Çarptığı anda yarığın içinde bitti her düzün ve her yol; içindeki o şeyde vurdu kafasına, zihnine, algısına, aklına. Ancak söylemesi için tek bir saniye kadar daha düşmesi gerekiyordu. Düştü… Kalkmaya yeltenmeden önce kendine bir şey açıkladı. O ağlıyordu ve gülüyordu, canı acıyordu ve kızıyordu, korkmadığı için kızıyordu, özleyeceğinden korkmadığı için.  

Vakit 0300



    Küçük odanın yatsıda bulduğu huzur, ince çöpün paket kâğıdına sürtünmesiyle kesiliyordu. Elleri yorulmuş, ardı ardına çıkardığı kibritler etrafa saçılmıştı. Sonunda paketi elinden fırlatıp kendini yatağın üzerine bıraktı.
    
    Üzerini değişmesi gerekiyordu, el kitabından çıkardığı notları da incelemeliydi; güneş batmıştı, ama hâlen yemekte yememişti.
“Yemek çıkaran taverna kalmış mıdır, bu saate?” şeklinde bir soru sarf etti, kendi kendine. Cevabını duvardan seken sessizlik verince, derin bir de iç çekti üzerine.

   Doğrulup kibrit kutusunu tekrar eline aldı; oldukça dikkatli şekilde çöpün mavi ucunu kâğıda yasladı ve sert bir hamle sonunda çöp alev aldı.  Ağzından bir dizi  “Sonunda, hay …” kaçtıktan sonra yaktığı mumlarla birlikte, odanın beyaz duvarları sıcak bir sarıya dönüştü. Kibriti sallayıp kilden bir çömleğin içine bıraktı.

   Üniformasını çıkarırken; heyecanın, kibrit yakamayacak kadar kafasına işlediğini sorgulamadan edemedi. Haklı sayılırdı bir hafta kalmıştı ve sonunda… Ona yetişmişti; yani mülakattan sonra, resmen yetişmiş olacaktı. Bu heyecanı mülakata hazır olmadığı için de pek değildi, çünkü hazırdı. Şu an kapıyı yere indirip, sahaya çıkarsalar; her ne kadar anadan doğmaya yakın olsa bile, bunun terfii almasına engel olamayacağı kadar hazırdı. Sadece, rahatsız hissediyordu…

   İçinde döndürdüğü monoloğunu karnı yarıda kesti. Midesi kazınıyordu.“Öğlen tayınını alsaydım keşke.” diye homurdandı. Yemek çıkaran bir yer bulmak istiyorsa daha fazla oyalanmamalıydı. Üzerine sivil kıyafetini geçirdi, mumların üzerini kapatıp, yan yana koyduğu eldivenleri ile kılıcı aldı, aceleyle dışarı çıktı.

                                     ****************

   Sabah, uyandığında güneş çoktan gökte ki yerini almıştı. Pencereden giren ışık; ıssız denebilecek odayı, sertçe aydınlatıyordu. Camın önüne yerleştirilmiş korkuluğun şeklini, uzunca işliyordu duvarlara.
   
   Birkaç kere yatağında döndükten sonra, tekrar uykuya dalmanın boş bir düş olduğunu anladı. Üşengeç bir halde doğruldu yatağından. Normalde bu kadar derin uyumazdı, daha doğrusu bu kadar uyumaya vakti olan, çok az kişi vardı Maria’nın içinde ve kendisi kesinlikle onlardan biri değildi. Bu lüks, takımların devriye değişimiyle birlikte gelen iki günlük izninin eşantiyonuydu. Biraz daha kullanmayı çok isterdi ancak; “bir uyandı mı bir daha uyuyamama” denilen, usta alşimistlerin bile çözemediğine inanılan, efsanevi bir lanete sahipti…

   Bunun düşüncesiyle gülümsedi fakat neşesi yerini hızlıca öfkeye bıraktı. Bu espriyi, o yapardı… Bazı geceler sesten uyanırdı. Onu ya kâğıtlarla uğraşırken ya da bahçedeki çalıların üzerinde manevra çalışırken bulurdu. Tabi, haliyle gecenin üçünde, neden evin ortası yazı atölyesine dönmüş diye mi sorarsın; yoksa neden arka bahçeden cambazlık sesleri yükseliyor diye mi? Gerçi fark etmez, sorduğunda hep bu cevabı verirdi.

    Ani bir hışımla üzerindeki örtüyü kenara attı. Odanın kenarında bulunan kovadan bir avuç suyu yüzüne çarptı. Yanaklarının hissiyatını kaybedecek kadar derin uyumuştu. Hafifçe yüzünü tokatladıktan sonra iyice gerindi, hızlıca üzerine bir şeyler geçirdi. Dün, geri döndüğü gibi yattığından, çıkardığı notları gözden geçirmeye vakti kalmamıştı. Üniformasının ceplerini aramaya başladı; sonunda iç cebinden küçük, siyah bir blok çıkardı.

Ha, işte.” dedi nefesinin altından.
   
     Az çabayla bloğu ortadan ikiye ayırdığında; özenle yerleştirilmiş bronz renkli iki parça, gözleri önüne serildi. Üçgene benzeyeni masanın üzerine yerleştirdi. Konmasıyla beraber masadan parçaya uzanan turuncu renkli hatlar belirdi. Bunu görünce, komut verdi.

Alanı Yarukelümen; Axi éki,Yatsı üç

Biri masaya paralel, biri dik; iki şeffaf tablet belirginleşti. Silindiri andıran diğer parçayı kalem tutarcasına eline aldı, tahta tabureyi çekip masanın önüne oturdu. Dik olan tableti eliyle sağına, masanın hemen üzerinde bulunanı ise soluna yaklaştırdı. İlk tablete ayar yaparcasına dokunduğunda, paralel plakadan bir şehrin sokaklarını andıran simgeler yükseldi.
   
     Derin bir nefes aldı, kollarını bir kez daha gerip çalışmaya başladı.
                                                              
                                     ****************
   
    Odanın içine sinen sessizliği, tahta kapıdan gelen tıklama sesleri bozdu. Gözlerini tabletten ayırıp, avuç dışıyla ovuşturdu. Duvarların rengine bakılırsa, güneş neredeyse batmak üzereydi; bu saate, kapısında kimin, ne işi olacaktı?

“Geliyorum!” diye bağırdı.

Yavaşça tabureden kalktı, uzun süredir oturduğundan bacaklarını hissetmekte zorlanıyordu. Aynı yavaşlıkta kapıya yöneldi, sürgüsünü çekip kapıyı açtı. Kulakları çınlatan bir “Hazır Ol!” emri onu karşıladı. İstemsiz bir panik içinde omuzlarını dikip boynunu kaldırdı, elini sertçe göğsüne çarptı, “Emir Edin!”.
   
    Birkaç saniye için heykeli andıran gerginliği, ona kulaktan kulağa sırıtan, pişkin bir yüzün varlığı ile eridi. ”Aferin evladım! İzninde bile… Helal olsun vallahi!”, adamın sözlerinden kinaye akıyordu. İstemeden gözlerini devirdi “Sana da merhaba, İrkin”. İrkin halen gülümseyerek “ Abiye, ne oldu?” diye sordu. Hırsla karışık bir alaycılıkla “Böyle yapınca diyesim gelmiyor.”. İrkin boynunu içeri uzattı gözü masanın üzerindeki istasyona takıldı, “Anladım… Gerginiz.” şeklinde fısıldadı ve devam etti “Hadi yemek yiyelim oğlum, etleri tükenmeden önce bulabiliriz bi yer.”. İrkin’ in bu lafı üzerine dönüp odasına baktı; uyandığından beri çalışıyordu, sanırsa yemek yemeğe çıkması sorun olmazdı. Masanın üzerindeki parçaları, hızlıca siyah bloğun içine soktu; üniformasının ceketiyle kılıcını eline aldı, “ Hadi” dedi. İrkin sokağa uzanan merdivenlere yöneldi. Kendisi de kapıya asma kilidi geçirip yanına katıldı.
   
    Ara sokaklardan çıkıp İkinci yolun üzerine çıktılar. İrkin sessizliği bozdu “Yok mu, bir hal hatır sormak?”. “Var da, ben de açım, bi yere oturunca soruşuruz, karneye bağlı değil ya muhabbet .”.İrkin gülümsedi, yavaşça sırtını sıvazladı.
   
    Adımları sonunda onları hanlar sokağına taşıdı, daha varır varmaz güçlü bir maya kokusu ile süslenen kalabalığın bağrışmaları insanı karşılıyor, hatta tokatlıyor denebilirdi. Çatıdan çatıya asılmış büyük gaz lambaları, akşam güneşine üstünlük kurarcasına sallanıyordu sakince. Türlü türlü renkli tabelalar seçiliyordu, daha en başından ta ki sokağın sonuna kadar. Nereden bakılsa Maria’nın en iç açıcı yeri olabilirdi, belki de bu kadar tıklım tıklım olmasa…
      
    Sıradan başladılar, birkaç hanı ve tavernayı soruşturmaya. Çoğunda et bitmiş, tavuk servisine başlanmıştı. Birinde ise “balık günü” yapılıyordu, kısaca malzeme sağlayan tüccarları teslimat gününü geciktirmişti. İkinci Yol için çokta şaşılır bir manzara sayılmazdı bu. Maria’nın bu bölümü ya alşimiyle ya da balıkçılıkla geçinirdi; fakat tezatlığa ironi kırmak şeklinde de kırmızı et, her zaman balıktan daha revaçtaydı. Belki, balıkçılara balık yemekten gına gelmiş olmasından kaynaklıydı sadece.
     
    Birkaçına daha gir-çık yapmalarının ardından; gitgide, sokağın sonuna yaklaştıklarını anladılar. “ Ne değerli etmiş, be arkadaş.” diye şikâyet etti İrkin; eliyle bir sonraki tavernayı işaret etti, “Gel, bide şuna soralım.”. “Tabi...” yanıtını vermesine denk gözü mor ile bezenmiş tabelaya ilişti: “Avian Bertheş”. Konuşmasına fırsat kalmadan İrkin araya girdi “ Mor tabelalıysa kesin vardır.”. Eliyle “hadi” şeklinde işaret etti İrkine doğru, o da sırıtarak yanıtladı bu mimiği. Nihayetinde tavernanın kapısını araladıklarında, muhteşem bir koku çarptı suratlarına. İkisi de başka bir yanıt aramaya gerek olmadığı kanaatine varıp, hızlıca boş buldukları bir masaya oturdular.
    
                                     ****************
    
     Karınları iyice doymuş, ağızlarında da ekşi mayanın kokusunu gezer halde buldular kendilerini. “Bugün Grup toplantısındaydım”, elinde ki içki dolu kabı kafasına dikerek, kendi lafını kesti İrkin.

Bu aradan faydalı, “Nasıl yani? Bütün takımca izinli değil miydik?”

Boş bardağı masaya vurup uzunca bir nefes verdi, “ Takım Komutanlarını çağırdılar abicim.”

“Ben de ikincil komutanım, en azından bir haberim olmaz mıydı?”

“İşte şimdi oldu, komutan muavini” diyerek gülmeye başladı. Buna biraz gücenmek istese de içi 
elvermedi, “Bir haftası kaldı sonra, görüşürüz “ dedi sadece.

İrkin yavaşça sakinleşti. Başıyla onaylayarak “Haklısın, görüşelim…”, gözlerinde uzak bir anı seçiliyor gibiydi. Fazla beklemeden ekledi, “ Önemli bir şey konuşulmadı zaten, ikincil kumandaya aktarılacak kadar.”

“Öyle diyorsan…” deyip kendi kabını başına dikti. Bardağı yerine koyduğuna, “Yarasın kardeşime. İçer miyiz birer tane daha ?” şeklinde sordu, aslında kendi içmek isteyen İrkin. O da başıyla onayladı sakince.
    
    Tesadüfün bu kadarı ki, bir garson elinde iki tas ile bitiverdi yanlarında. Bardakları önlerine koyarken kendi bardağının altına katlanmış bir peçete iliştirdi. Arkasında ki boş bir masayı işaret ederek orada oturan kadının ikramı olduğunu belirtti. Haliyle, masanın üzerinde yeller estiğini kendi de fark edince bir an duraksadı; ancak bozuntuya vermeye kalmadan yanlarından uzaklaştı. Belli ki kendi gibi İrkin de bu durumdan şüphelenmişti.
Sesinin altından “Bak bakalım peçete de ne yazıyor?”
Peçeteyi aldı masanın altında açtı, “Cebine Bak.” şeklinde mırıldandı kendi kendine. Ardından İrkin’ in cevap bekleyen bakışları altında ceketinin cebini yoklamaya koyuldu. Anahtar, istasyon, cüzdan, birde… Kâğıt mı?  Bu sefer kâğıdı çıkarıp masanın altına götürdü, açtı; ağzını da açacaktı, ancak son anda durdu. ..

“Ablanız hakkında sormak istedikleriniz olduğunu sanıyorum. Lütfen belirttiğim sokakları kullanarak benimle vakit 0300 de buluşun. Bu randevumuzun, önünüzdeki arkadaşınız başta olmak üzere, kimseyle bahsi geçmemesi gerektiğini belirtmek isterim; eğer geçer ise haberimiz olacağından, şüphe etmeyiniz. Seçim sizin… Talay Bey”
     
    “Bu isim, Talay mı? Bu isimle ona hitap eden… Bu gerçek mi? Nasıl… Daha doğrusu, kim; kim bilebilir ki bu ismi?” şeklinde başlayan düşüncelerini, İrkin’ in sabırsız sesi kesti “Ee, Ne yazıyor?”. Gözünün içine baksa da bunu İrkin’ e söylemesinin mümkün olmadığı netti. Bu sefer, sadece olmazdı… Kâğıdı sakince katladı, blöfünü yutmasını umarak, “Bunlar el kitabından kopardığım notlarım. Herhalde, bizi birileriyle karıştırdı.” deyip; hiç üslubunu bozmadan, kâğıdı katlayıp iç cebine yerleştirdi.
      
    İrkin bir süre sessizce ona baktı, sert bir sesle “Emin misin, Bel?” dedi, gün boyu sesinde dolanan esprili havadan eser yoktu. Hiç ödün vermeden sakince kafasını salladı Bel. İkisi de bir süre konuşmadı. İrkin derin bir nefes alarak “Tamam, madem…”, esprili bir sesle devam etti “Hata ya da değil, arpaların boşa gitmesine izin veremeyiz değil mi?” diye sordu. Tanıdık gelen bu sorunun üzerine Bel de biraz rahatladı. İrkin’ e, blöfünü yutturmuş olmasına imkân olmadığının farkındaydı; zaten onu neşelendirmek için geldiği belliydi, sanırsa üzerine gitmek istemiyordu. Bunu işine karışmayacağının güvencesi olarak aldı ve ağzına kadar dolu kaba uzandı. Abartılı bir sesle “Tabi!” şeklinde belirtti.
       
    Bir süre sonra tavernadan kalktılar. Vedalaşıp kendi evlerinin yollarını tuttular.
       
    Bel, odasına girdiği gibi perdeyi çekti, mumları yakıp masanın başına geçti. Notu çıkarıp tekrar okudu. Tavernada okuduklarından başka, sayfanın altında, bir dizi sokak ismi yazılı duruyordu. Hemen istasyon bloğunu çıkardı, tekrar iki tableti kurdu. Bir süre sonra paralel plakadan şehri andıran simgeler yükseldi. Sırayla sokakların isimlerini karşılaştırmaya başladı. Görünen o ki, esrarengiz kadının gelmesini istediği yer, İkinci Yol’ un öbür ucunda alakasız bir mekânda gibi gözüküyordu…
       
    “Tavernayı bırak da, ceketin içine kim koydu ki?” diye mırıldandı ayağını yere vurarak. Tabure de bir süre hareketsiz oturdu. Derince bir nefes verdi ardından. Sanırsa bunun cevabını orada karşılaşacağı kişiden alabilirdi; tabi bir kişi olmasını beklemiyordu, ama… Kaç yıl olmuştu… Sekiz mi… Yedi mi… Başını ellerinin arasına alarak tekrar iç çekti. Bu alması gereken bir riskti, en azından içinde ki rahatsızlıktan kurtulması için. Yavaşça tabureden doğrulup kılıcı eline aldı, yatağının kenarında duran bileme taşına uzandı.
      
    İstasyonun saati 0130’u gösteriyordu.      

                                                                                                                                                                Hikaye Birahanesi

Sıfır Günlüğü: Elçi -I-


    "Nereye gideceğini biliyor musun?" dedi nazik bir ses.
    "Hayır."
    "Ne yapacağını biliyor musun pekalasında?" 
    "Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim." 
    "Bilmiyorum demek için ilginç bir yol." iğneledi sesine yakışır bir alaycılıkla.
     Aslında havada asılı olan tedirginliği anlamak için deha olamaya pek gerek yoktu ancak bu noktada söylenecek pek bir şeyleri de kalmamıştı. Bir gülümseme takas ettiler birbirlerine.
     Ardından düş aleminin iplikleri kopmaya başladı zihninden, gerçekliğin halatı onu bedenine geri çekti. Gözlerini tekrar açtı yavaşça. Normalde oldukça huzurlu bulacağı bir sahne dönüyordu gözlerinin önünde. Güneş batmayayazmış; gök, ucundan kırmızı mor seçiliyor, fakat gelen ışıktan sarı kesilmiş meşe yaprakları bulutların görünmesini engelliyordu. Tabi ağaca saplanmış bir kama da cabası...
     Mayışmış gözleri, fal taşı gibi, sonuna kadar açıldı önce; sonrasını beklemeye kalmadan ayağa kalktı, sırtını ağacın gövdesine yapıştırdı. Seyrek meşelerin uzun gölgelerini gözlemeye başladı. Açıklığa baktıkça daha sert yaslanıyor, nefesi hızlanıyordu. Oradan buraya fır dönen gözleri, önünde bir şey olmadığına emin olmamıştı ki, hızlı bir hareketle ağacın arkasına göz atmaya girişti. Huzursuz tenhalık dışında eline bir şey geçmedi, yine de bir süre ileri geri yürümeye devam etti.
     Ürkek voltaları bacaklarını yorduğunda, adımları onu yerdeki kan izlerinin önüne götürdü. İçini panik sarsa da kısa sürede kendini meraka bıraktı. Yaklaşık yirmi dakikadır ağacın sol hizasında bir çizgide yürümekteydi. Adım attığında bacağının parça pinçik hale geldiğini  hissetmek yerine... Hiç bir şey hissediyordu. Yırtılmış paçasını sıyırdığında, bacağının hali gerçekte merakını doğrular nitelikte bir görüntü sundu. Derin yarık kaybolmuştu; ne bir sızı, ne bir kan lekesi, yaranın izi bile çok seçilir değildi. Paçasının ne halde olduğunu görmese, hiç yaralanmadığına ikna edebilirdi kendini. Tabi bide buraya kendini atarken geride bıraktığı kan izleri de vardı. O zaman bu... Yani... Herâlde kendini öldürmek isteyen o şey, bunu yapmadıysa... Ağaca düştü cevap arayan gözleri, ışıldayan simgeler görünürde yoktu; ancak, sıkışmış "bıçağın" sırtında bir çanta asılı duruyordu.
     Çantaya eli dokunur oldu ki bıçak yerinden çıkıp çimlerin üzerine düştü. İrkildi, bir kere daha çevresine baktı tatminsizce; meşenin uzun sık yaprakları dışında hareket eden bir şey yoktu sessiz açıklık boyunca. Eğilip düşenleri aldı, incelemeye başladı. "Bıçak", bıçak denemeyecek kadar uzunca idi, belki de bu yüzden çektiğinde çıkaramamıştı. Tümüyle çelikten daha parlak, gümüş renkli bir metalden yapılmaydı. Üzerinde bir çizik bile yoktu ancak gözü yormayan birkaç işleme ile süslenmişti taşlamaları. Sapına tutmak için beyaz bir de kumaş dolanmıştı. Çanta ise daha alışıldık bir görünümdeydi. Meşinden yapılma ve oldukça sert. Ön yüzünün kenarına doğru turkuaz renkli atlastan kalın bir şerit geçilmişti. Kenarları ise, tutarlı şekilde, sertçe keçe gibi bir kumaşla kaynaştırılmıştı. Hâliyle çantanın içine de bakmaya başladı. Bıçağın kendine yakışır sadelikte toprak rengi bir kın, eski görünümlü turkuaz-kahve bir matara...İçinde de nahoş kokulu bir içki ki içmeye cesaret edemedi. Sonunda da ketenden yapılma, boş, küçük bir bohça çıktı çantadan.
     Kını kemerinin arkasına iliştirdi. Bıçağı yavaşça yerine yerleştirdi. Çantayı ise daha da yavaşça kapattı... Çevresinde parmağını tam basamadığı bir tuhaflık vardı. Ayıldığından beri de oradaydı. Tabi iki kere ölümden dönüp, sihirli bir şekilde ölümcül düzeyde kan kaybından kurtulmuş olması veya ne kadar zamanadır güneşin batmamasıyla beslenen paranoyası ile her şey açıklanabilirdi fakat... Bu, içine terör salan soğuk bir his değildi; hatta onu tehdit etmeye niyeti olan bir şeyin varlığından bile söz edemiyordu. Sadece... sanki olmaması gereken bir şey olmuştu. Sanki... Sanki bir deprem sonrası, yıkık şehrin sokaklarında gezmek; toprağına kadar kavrulmuş bir ormanda yürümek gibiydi. İzole ediyordu insanı zamandan; günler geceler geçse bile, zayıflığının güçlü varlığı hiç geçmeyecekçesine... Nasıl bir saat sonra aynı ise bir asırda da aynı kalacakçasına. Kafası iyice ağırlaştı bu düşüncelerle, bariz şekilde buradan ayrılmak istiyordu. Bu sürede o şey, ona saldırmamıştı; sanırım şimdilik güvende olduğunu var sayabilirdi. 
      Meşeden uzaklaşmadan önce bıçağı ile bir çarpı attı gövdesine, belki yazılar onu bir daha kurtarabilirdi... Sonunda değişmemeye inat eden gün batımına doğru yürümeye başladı. Çimler sarı kesilmişti. Gölgelerin boyu değişmemişti. Gök kırmızı,mor ve sarı arasında gidip gelmekten sıkılmamıştı ama o buradan yeterince sıkılmıştı. Yaprakların koruyucu örtüsünden çıkınca resmin eksik kısmı gözleri önüne serildi. Bulutlara bir şey olmuştu, daha doğrusu içinden bir şey geçmiş denebilirdi. Oldukça da şiddetli bir şekilde yol almıştı anlaşılan. İzlediği rota boyunca çevresine saçılmış, parlak, kesikli çizgiler bırakmıştı ardında. Güya yıldızlar bir sicime geçirilmiş gibi görünüyordu. Bulutlarsa çizgilerin çevresine tutunmuştu; ne onlar hareket ediyordu, ne de "çizgiler". Gökyüzü yırtılmışa benziyordu ve de kesin bir hamleyle. Kalan izlerise, kazınan devasa geçidin ortasında iyice sıklaşıyor; yavaş yavaş açıklığın alçalan kısımına doğru sönüyordu.
       Bakışlarının iliştiği yere, ayakları yürümeye başladı. Gözlerini kırpmaya bile cüret edemiyordu. Bu huzursuzluktan uzaklaşma ümidi ise esrarengiz izler gibi, açıklığın seyrinde kaybolmuştu.

                                                                                                                                                      Hikaye Birahanesi

Tanık


     Çocuktum.

     Çocuktum ve Maria Geçidinin önüne serdikleri şehirde, ablam ile küçük bir evde yaşıyordum.O zamanlar yıkıntılar yoktu tabi yada her üç adımda bir "şu köşeden çıkan yaratıklar beni öldürecek mi?" diye de korkmazdık.Normal bir şehir vardı şu anki yıkının yerinde. Zengini ve fakiri bol karışıktı; taş yollar, devasa malikaneler yanında geçilmez ara sokaklar,yarım kalmış binalar kompozisyonu; hayatın her yolundan gelmiş birileri bulunurdu şehirde."Renkliydi" diyebiliriz. 
         
     Bizim mahalle ise ,tabi o da diyebilinirse, küçüktü; öyle şimdi ki gibi molozlardan adım atılmaz değildi ama kimse altın varaklı tavanlar atında da yaşamıyordu.İşte küçük iki katlı evimiz buradaydı.Üst katında biz yaşardık,alt katında ise ablam yaşında bir delikanlı. Mahallemizin yumak gibi sokaklarının batısına doğru bir de kule vardı. Maria'ya giden dört büyük yoldan birinin tam üstünde.Bir saat kulesi olacakmış ancak yarım bırakılmış ,tabi saati eksik. Tavanıda... Nedense geceleri hiç serseri çekmezdi ama.Muhtemelen kimse neden hala orada olduğunu bilmiyordu. Şehrin siluetinin içinde kısa ince bir çizgiydi çoğu için. "Gitmeye değmez."; birinci yol üzerinden görünmüyordu belki de...
           
     Benim zamanımın çoğu orada geçerdi.Hatta orada uyurdum bile; yatacak bir yerim olmadığından değil...Macera olsun diye. Dolayısıyla az da azar işitmedim, ama nafile ben geceyi illa orada geçirirdim.Şimdi düşündüm de çok ağrıtmışım ablamın başını...
            
     Bir de bi kız vardı... Bilirsiniz ya, çocukluk aşkı derler. Öyleydi ve maceranın da bir parçasıydı kendisi. Aslında tek arkadaşım oydu, onunki de bendim sanırım. Oraya onu görmeye giderdim, o da beni görmeye gelirdi. Yorgunluktan bayılacak kadar oynardık aramızda ,bağıra çağıra; kule de yüksekçe olduğundan bizim bağrışmalarımız çok gitmezdi sokağa yada giderdi de insanlar meyhaneden çıkmış sarhoşlar bağırıyor sanarda umursamıyor olabilirlerdi. "Günün sonunda" yarım kalmış çatıdan yıldızları izlerdik birlikte.Ardından uyurduk sarmaş dolaş. Naifçeydi, biraz "büyük" yetişkinleri taklit ederdik belki de ve saftı ama mutluydum...
                                                                 
                                 ***************
              
     Yine bir gece vakti evde değil, kulenin tepesinde oturuyordum. Havanın sıcak olduğunu hatırlıyorum; yazdı muhtemelen, oranın geceleri çok sıcak olur yazın. Fakat bu defa yalnızdım. Akşamdan beri bekliyordum fakat gümüş gözlü aşkımdan haber yok. Merak ettim haliyle, genelde akşam saatleri gelirdi; ama ne bir ses ne bir seda... Herhalde bugün gelemeyecekti yada sonunda ailesine yakalanmıştı. Ardı ardına kaç gündür geliyordu, haliyle yaz tabi iki çocuğun elinde sınırsız bir vakit...Üzülmüştüm, fakat biraz daha beklemek istedim nedense.O gelesiye kadar etrafa bakınmaya karar verdim:

Yarım yamalak taş duvarlar ortasında büyük bir dairesel boşluk,

Gıcırdayan yer tahtaları, 

Küçük bir ahşap dolap içinde de benim getirdiğim "çarşaf", onun getirdiği "yorgan", 

Dar çekmecelerde birkaç çuvaldız iğnesi, iki büyük bez, 4 çeşit iplik ;hepsi dibinde kalmış kalacak. Yeni bir şey yok evimizden aşırdıklarımız vardı. Canım iyice sıkıldı. Hava da sıcak hele gecesi daha da beter... Evime dönüp uyumaya karar verdim. Keşke vermeseydim.

Keşke...
                                                               
                                 ***************
               
     Uyandığımda hava yarım aydınlıktı. Akşam güneşi giriyordu pencereden. Hava ağırdı ama sıcaktan değil, puslu gibiydi neredeyse...Bir bağrışma duydum, gelen ses tanıdıktı:

"Ne yani, şimdi ölmeye mi gideceksin?"

"Ölmeyeceğim."

"Saçma davranıyorsun! Birbet geçidini aşan bir sürü, tanrı bilir ne olduklarını, bize doğru geliyor. Maria birliği harekete geçmeyecektir bunu sen de biliyorsun."

"Evet."

"Anlamıyor musun? Bu eski antiklerde okuduğumuz aptal efsanelerden biri değil; seni tek başına gördükleri anda lime lime edeceklerdir, şu gerzek kahramanlık fantezilerini bir kenara bırak artık!"

Sessizlik...

"Ne yapayım peki? Hı? Maria geçidini kapatacak kadar zamanları olmadıkları açık! Bir süre için bile olsa direnişle karşılaşırlarsa, en azından üçüncü yol üzerindeki tüm insanlarla birlikte Maria kapanabilir ayrıca Tunç Zırhlıların başındaki mahlukların beni ilgilendirmediğini biliyorsun, Birbet aşıldıktan sonra g*tünün üzerinde oturduklarına göre burayı ölüme terk ettikleri belli değil mi? Ben ölürsem en azından bu s*ktiğimin şehrindeki insanlar kurtulabilir, hem benim 'gerzek' fantezilerimden kurtulmuş olursun!"

Ani bir ses yükseldi...Azarlanırken hep bana atılacak diye korktuğum tokat başkasına gitmişti.

"..."

"..."

     Kapı aralandı, hemen ardından büyük bir şiddetle çarpıldı.Bir süre hiç ses gelmedi aşağıdan, yine de yerimden oynayamadığımı hatırlıyorum.Ses çıkartmaktan korkmuştum nedense.Sonrası merdiven basamaklarının gıcırtısı, ve kapımın hiç açılmadığı hızla açılışı izledi sessizliği, bu kadar büyük bir gürültüyle açılabildiğini bilmezdim...Daha da önemlisi ablamı, hiç bu kadar sinirli görmemiştim...Ağzını açtığında ağlayacağımdan emindim, çok ama çok emindim, ancak öyle olmadı:

"Zamansızlar... Birbeti aşmışlar..." dedi sakin bir sesle, titrerken...

"Çok yakın bir sürede burada olacaklar...Şimdi ablanı dinlemeni ve ablanı dinlemeni istiyorum...Geceleri hep kaçtığın saat kulesi var ya, oraya gideceksin; içeri girecek, sürgüyü çekeceksin, ardından o lanet dolabı devirecek ve ben gelene kadar sakın ama sakın oradan çıkmayacaksın!" dedi elini yüzüme koyarken...

"Anladın mı?"diye sordu bana bakarak...Beni bıraktığında "Git!" dedi. Ben de gittim... Koştum, hayatımda koşmadığım kadar hızlı koştum; kafam bomboş şekilde, aklımda koşmak dışında bir şey olmadan. Sonra vardım kuleye, dediği gibi yukarı çıktım, kapıyı açtım...
                                                       
                                 ***************
     
     Yerde biri vardı, tanıdığım biri vardı.Peki neden yerde tanıdığım biri vardı? Sırtı bana dönüktü.Yüzüne akşam güneşi vuruyordu. Sırtının gölgesine doğru uzanan, güneşin altında parlayan bir renk vardı, kırmızı bir renk...Göğsümde bir ağrı hissetmiştim.

"Hayır" diyebildim sadece sesim titreyerek.

Derin bir pençe izi bana, ben de ona bakıyordum. Gözümden bir yaş süzüldü, ardından bir tane daha, göğsümde bir acı hissetmiştim. Yanına koştum, gözleri halen açıktı...Bana baktı "Özür dilerim" dedi.Neden, özür diledi? Hayır özür dilememeliydi, hayır neden dileyebilirdi ki?.. Yaz mevsiminde bir çocuğun ne kabahati olmuş olabilirdi?

"Hayır" dedim hıçkırarak...

Zorlanarak bir nefes daha aldı, hafifçe şişti göğsü tekrar, "Abimi tanıyorsun..." dedi nefes verirken."Abimi bulmuştum..." dedi gri gözlerini kapatırken...Göğsü indi tümüyle.
                  
     Nefes alamadığımı hatırlıyorum, hiç bir şey yapamadım, sesim bile çıkmamıştı. Şimdi...İnsanlar böyle mi ölüyordu? Çocuklar da mı, böyle ölüyordu? O da mı böyle ölecekti? Hayır, o ölmüştü...O böyle ölmüştü! Onun yerine de ben ağlamıştım, ne yapsaydım bez mi bassaydım yarasına, çuvaldızla dikilir miydi pençe yarıkları? Ağabeyi mi? Ağabeyi kimdi, o dikebilirdi belki de. Ölünün yarası dikilirse ne olacaktı peki? Tabutu açık mı gömülecekti?..  
                 
     Bağırdım, sanırım... Bağıran ben miydim bilmiyorum ama bir ses vardı, yüksekti, benim sesimdi, benim boğazım acıyordu ama ben miydim bilmiyorum...Bir daha, bir daha, bir daha; sesim kısıldı ama kısılan benim sesim miydi bilmiyorum... Birkaç dakika için kainattaki bütün sesler kısıldı, sağır kaldım ancak yine ben bozamadım sessizliği, bir kükreyiş bozdu; boğuk, leş, kalleş bir kükreyiş... 
                  
     Arkamdaki koca delikten aşağı bakınca, akşam güneşinin altında, midemi kaldıran kapkara mahluklar gördüm, halka şeklinde dizilmişlerdi...O hayırsız p*ştların ortalarında hırpalanmış bir herif duruyordu. Çok seçilmiyordu hatta kendisi bile simsiyah kesilmişti neredeyse, hafif bir mavi, soluk bir de turuncu gözü alıyordu sadece...

"Abi...si..."

                                                           Hikaye Birahanesi