Kayıtlar

Kahraman etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Vakit 0300



    Küçük odanın yatsıda bulduğu huzur, ince çöpün paket kâğıdına sürtünmesiyle kesiliyordu. Elleri yorulmuş, ardı ardına çıkardığı kibritler etrafa saçılmıştı. Sonunda paketi elinden fırlatıp kendini yatağın üzerine bıraktı.
    
    Üzerini değişmesi gerekiyordu, el kitabından çıkardığı notları da incelemeliydi; güneş batmıştı, ama hâlen yemekte yememişti.
“Yemek çıkaran taverna kalmış mıdır, bu saate?” şeklinde bir soru sarf etti, kendi kendine. Cevabını duvardan seken sessizlik verince, derin bir de iç çekti üzerine.

   Doğrulup kibrit kutusunu tekrar eline aldı; oldukça dikkatli şekilde çöpün mavi ucunu kâğıda yasladı ve sert bir hamle sonunda çöp alev aldı.  Ağzından bir dizi  “Sonunda, hay …” kaçtıktan sonra yaktığı mumlarla birlikte, odanın beyaz duvarları sıcak bir sarıya dönüştü. Kibriti sallayıp kilden bir çömleğin içine bıraktı.

   Üniformasını çıkarırken; heyecanın, kibrit yakamayacak kadar kafasına işlediğini sorgulamadan edemedi. Haklı sayılırdı bir hafta kalmıştı ve sonunda… Ona yetişmişti; yani mülakattan sonra, resmen yetişmiş olacaktı. Bu heyecanı mülakata hazır olmadığı için de pek değildi, çünkü hazırdı. Şu an kapıyı yere indirip, sahaya çıkarsalar; her ne kadar anadan doğmaya yakın olsa bile, bunun terfii almasına engel olamayacağı kadar hazırdı. Sadece, rahatsız hissediyordu…

   İçinde döndürdüğü monoloğunu karnı yarıda kesti. Midesi kazınıyordu.“Öğlen tayınını alsaydım keşke.” diye homurdandı. Yemek çıkaran bir yer bulmak istiyorsa daha fazla oyalanmamalıydı. Üzerine sivil kıyafetini geçirdi, mumların üzerini kapatıp, yan yana koyduğu eldivenleri ile kılıcı aldı, aceleyle dışarı çıktı.

                                     ****************

   Sabah, uyandığında güneş çoktan gökte ki yerini almıştı. Pencereden giren ışık; ıssız denebilecek odayı, sertçe aydınlatıyordu. Camın önüne yerleştirilmiş korkuluğun şeklini, uzunca işliyordu duvarlara.
   
   Birkaç kere yatağında döndükten sonra, tekrar uykuya dalmanın boş bir düş olduğunu anladı. Üşengeç bir halde doğruldu yatağından. Normalde bu kadar derin uyumazdı, daha doğrusu bu kadar uyumaya vakti olan, çok az kişi vardı Maria’nın içinde ve kendisi kesinlikle onlardan biri değildi. Bu lüks, takımların devriye değişimiyle birlikte gelen iki günlük izninin eşantiyonuydu. Biraz daha kullanmayı çok isterdi ancak; “bir uyandı mı bir daha uyuyamama” denilen, usta alşimistlerin bile çözemediğine inanılan, efsanevi bir lanete sahipti…

   Bunun düşüncesiyle gülümsedi fakat neşesi yerini hızlıca öfkeye bıraktı. Bu espriyi, o yapardı… Bazı geceler sesten uyanırdı. Onu ya kâğıtlarla uğraşırken ya da bahçedeki çalıların üzerinde manevra çalışırken bulurdu. Tabi, haliyle gecenin üçünde, neden evin ortası yazı atölyesine dönmüş diye mi sorarsın; yoksa neden arka bahçeden cambazlık sesleri yükseliyor diye mi? Gerçi fark etmez, sorduğunda hep bu cevabı verirdi.

    Ani bir hışımla üzerindeki örtüyü kenara attı. Odanın kenarında bulunan kovadan bir avuç suyu yüzüne çarptı. Yanaklarının hissiyatını kaybedecek kadar derin uyumuştu. Hafifçe yüzünü tokatladıktan sonra iyice gerindi, hızlıca üzerine bir şeyler geçirdi. Dün, geri döndüğü gibi yattığından, çıkardığı notları gözden geçirmeye vakti kalmamıştı. Üniformasının ceplerini aramaya başladı; sonunda iç cebinden küçük, siyah bir blok çıkardı.

Ha, işte.” dedi nefesinin altından.
   
     Az çabayla bloğu ortadan ikiye ayırdığında; özenle yerleştirilmiş bronz renkli iki parça, gözleri önüne serildi. Üçgene benzeyeni masanın üzerine yerleştirdi. Konmasıyla beraber masadan parçaya uzanan turuncu renkli hatlar belirdi. Bunu görünce, komut verdi.

Alanı Yarukelümen; Axi éki,Yatsı üç

Biri masaya paralel, biri dik; iki şeffaf tablet belirginleşti. Silindiri andıran diğer parçayı kalem tutarcasına eline aldı, tahta tabureyi çekip masanın önüne oturdu. Dik olan tableti eliyle sağına, masanın hemen üzerinde bulunanı ise soluna yaklaştırdı. İlk tablete ayar yaparcasına dokunduğunda, paralel plakadan bir şehrin sokaklarını andıran simgeler yükseldi.
   
     Derin bir nefes aldı, kollarını bir kez daha gerip çalışmaya başladı.
                                                              
                                     ****************
   
    Odanın içine sinen sessizliği, tahta kapıdan gelen tıklama sesleri bozdu. Gözlerini tabletten ayırıp, avuç dışıyla ovuşturdu. Duvarların rengine bakılırsa, güneş neredeyse batmak üzereydi; bu saate, kapısında kimin, ne işi olacaktı?

“Geliyorum!” diye bağırdı.

Yavaşça tabureden kalktı, uzun süredir oturduğundan bacaklarını hissetmekte zorlanıyordu. Aynı yavaşlıkta kapıya yöneldi, sürgüsünü çekip kapıyı açtı. Kulakları çınlatan bir “Hazır Ol!” emri onu karşıladı. İstemsiz bir panik içinde omuzlarını dikip boynunu kaldırdı, elini sertçe göğsüne çarptı, “Emir Edin!”.
   
    Birkaç saniye için heykeli andıran gerginliği, ona kulaktan kulağa sırıtan, pişkin bir yüzün varlığı ile eridi. ”Aferin evladım! İzninde bile… Helal olsun vallahi!”, adamın sözlerinden kinaye akıyordu. İstemeden gözlerini devirdi “Sana da merhaba, İrkin”. İrkin halen gülümseyerek “ Abiye, ne oldu?” diye sordu. Hırsla karışık bir alaycılıkla “Böyle yapınca diyesim gelmiyor.”. İrkin boynunu içeri uzattı gözü masanın üzerindeki istasyona takıldı, “Anladım… Gerginiz.” şeklinde fısıldadı ve devam etti “Hadi yemek yiyelim oğlum, etleri tükenmeden önce bulabiliriz bi yer.”. İrkin’ in bu lafı üzerine dönüp odasına baktı; uyandığından beri çalışıyordu, sanırsa yemek yemeğe çıkması sorun olmazdı. Masanın üzerindeki parçaları, hızlıca siyah bloğun içine soktu; üniformasının ceketiyle kılıcını eline aldı, “ Hadi” dedi. İrkin sokağa uzanan merdivenlere yöneldi. Kendisi de kapıya asma kilidi geçirip yanına katıldı.
   
    Ara sokaklardan çıkıp İkinci yolun üzerine çıktılar. İrkin sessizliği bozdu “Yok mu, bir hal hatır sormak?”. “Var da, ben de açım, bi yere oturunca soruşuruz, karneye bağlı değil ya muhabbet .”.İrkin gülümsedi, yavaşça sırtını sıvazladı.
   
    Adımları sonunda onları hanlar sokağına taşıdı, daha varır varmaz güçlü bir maya kokusu ile süslenen kalabalığın bağrışmaları insanı karşılıyor, hatta tokatlıyor denebilirdi. Çatıdan çatıya asılmış büyük gaz lambaları, akşam güneşine üstünlük kurarcasına sallanıyordu sakince. Türlü türlü renkli tabelalar seçiliyordu, daha en başından ta ki sokağın sonuna kadar. Nereden bakılsa Maria’nın en iç açıcı yeri olabilirdi, belki de bu kadar tıklım tıklım olmasa…
      
    Sıradan başladılar, birkaç hanı ve tavernayı soruşturmaya. Çoğunda et bitmiş, tavuk servisine başlanmıştı. Birinde ise “balık günü” yapılıyordu, kısaca malzeme sağlayan tüccarları teslimat gününü geciktirmişti. İkinci Yol için çokta şaşılır bir manzara sayılmazdı bu. Maria’nın bu bölümü ya alşimiyle ya da balıkçılıkla geçinirdi; fakat tezatlığa ironi kırmak şeklinde de kırmızı et, her zaman balıktan daha revaçtaydı. Belki, balıkçılara balık yemekten gına gelmiş olmasından kaynaklıydı sadece.
     
    Birkaçına daha gir-çık yapmalarının ardından; gitgide, sokağın sonuna yaklaştıklarını anladılar. “ Ne değerli etmiş, be arkadaş.” diye şikâyet etti İrkin; eliyle bir sonraki tavernayı işaret etti, “Gel, bide şuna soralım.”. “Tabi...” yanıtını vermesine denk gözü mor ile bezenmiş tabelaya ilişti: “Avian Bertheş”. Konuşmasına fırsat kalmadan İrkin araya girdi “ Mor tabelalıysa kesin vardır.”. Eliyle “hadi” şeklinde işaret etti İrkine doğru, o da sırıtarak yanıtladı bu mimiği. Nihayetinde tavernanın kapısını araladıklarında, muhteşem bir koku çarptı suratlarına. İkisi de başka bir yanıt aramaya gerek olmadığı kanaatine varıp, hızlıca boş buldukları bir masaya oturdular.
    
                                     ****************
    
     Karınları iyice doymuş, ağızlarında da ekşi mayanın kokusunu gezer halde buldular kendilerini. “Bugün Grup toplantısındaydım”, elinde ki içki dolu kabı kafasına dikerek, kendi lafını kesti İrkin.

Bu aradan faydalı, “Nasıl yani? Bütün takımca izinli değil miydik?”

Boş bardağı masaya vurup uzunca bir nefes verdi, “ Takım Komutanlarını çağırdılar abicim.”

“Ben de ikincil komutanım, en azından bir haberim olmaz mıydı?”

“İşte şimdi oldu, komutan muavini” diyerek gülmeye başladı. Buna biraz gücenmek istese de içi 
elvermedi, “Bir haftası kaldı sonra, görüşürüz “ dedi sadece.

İrkin yavaşça sakinleşti. Başıyla onaylayarak “Haklısın, görüşelim…”, gözlerinde uzak bir anı seçiliyor gibiydi. Fazla beklemeden ekledi, “ Önemli bir şey konuşulmadı zaten, ikincil kumandaya aktarılacak kadar.”

“Öyle diyorsan…” deyip kendi kabını başına dikti. Bardağı yerine koyduğuna, “Yarasın kardeşime. İçer miyiz birer tane daha ?” şeklinde sordu, aslında kendi içmek isteyen İrkin. O da başıyla onayladı sakince.
    
    Tesadüfün bu kadarı ki, bir garson elinde iki tas ile bitiverdi yanlarında. Bardakları önlerine koyarken kendi bardağının altına katlanmış bir peçete iliştirdi. Arkasında ki boş bir masayı işaret ederek orada oturan kadının ikramı olduğunu belirtti. Haliyle, masanın üzerinde yeller estiğini kendi de fark edince bir an duraksadı; ancak bozuntuya vermeye kalmadan yanlarından uzaklaştı. Belli ki kendi gibi İrkin de bu durumdan şüphelenmişti.
Sesinin altından “Bak bakalım peçete de ne yazıyor?”
Peçeteyi aldı masanın altında açtı, “Cebine Bak.” şeklinde mırıldandı kendi kendine. Ardından İrkin’ in cevap bekleyen bakışları altında ceketinin cebini yoklamaya koyuldu. Anahtar, istasyon, cüzdan, birde… Kâğıt mı?  Bu sefer kâğıdı çıkarıp masanın altına götürdü, açtı; ağzını da açacaktı, ancak son anda durdu. ..

“Ablanız hakkında sormak istedikleriniz olduğunu sanıyorum. Lütfen belirttiğim sokakları kullanarak benimle vakit 0300 de buluşun. Bu randevumuzun, önünüzdeki arkadaşınız başta olmak üzere, kimseyle bahsi geçmemesi gerektiğini belirtmek isterim; eğer geçer ise haberimiz olacağından, şüphe etmeyiniz. Seçim sizin… Talay Bey”
     
    “Bu isim, Talay mı? Bu isimle ona hitap eden… Bu gerçek mi? Nasıl… Daha doğrusu, kim; kim bilebilir ki bu ismi?” şeklinde başlayan düşüncelerini, İrkin’ in sabırsız sesi kesti “Ee, Ne yazıyor?”. Gözünün içine baksa da bunu İrkin’ e söylemesinin mümkün olmadığı netti. Bu sefer, sadece olmazdı… Kâğıdı sakince katladı, blöfünü yutmasını umarak, “Bunlar el kitabından kopardığım notlarım. Herhalde, bizi birileriyle karıştırdı.” deyip; hiç üslubunu bozmadan, kâğıdı katlayıp iç cebine yerleştirdi.
      
    İrkin bir süre sessizce ona baktı, sert bir sesle “Emin misin, Bel?” dedi, gün boyu sesinde dolanan esprili havadan eser yoktu. Hiç ödün vermeden sakince kafasını salladı Bel. İkisi de bir süre konuşmadı. İrkin derin bir nefes alarak “Tamam, madem…”, esprili bir sesle devam etti “Hata ya da değil, arpaların boşa gitmesine izin veremeyiz değil mi?” diye sordu. Tanıdık gelen bu sorunun üzerine Bel de biraz rahatladı. İrkin’ e, blöfünü yutturmuş olmasına imkân olmadığının farkındaydı; zaten onu neşelendirmek için geldiği belliydi, sanırsa üzerine gitmek istemiyordu. Bunu işine karışmayacağının güvencesi olarak aldı ve ağzına kadar dolu kaba uzandı. Abartılı bir sesle “Tabi!” şeklinde belirtti.
       
    Bir süre sonra tavernadan kalktılar. Vedalaşıp kendi evlerinin yollarını tuttular.
       
    Bel, odasına girdiği gibi perdeyi çekti, mumları yakıp masanın başına geçti. Notu çıkarıp tekrar okudu. Tavernada okuduklarından başka, sayfanın altında, bir dizi sokak ismi yazılı duruyordu. Hemen istasyon bloğunu çıkardı, tekrar iki tableti kurdu. Bir süre sonra paralel plakadan şehri andıran simgeler yükseldi. Sırayla sokakların isimlerini karşılaştırmaya başladı. Görünen o ki, esrarengiz kadının gelmesini istediği yer, İkinci Yol’ un öbür ucunda alakasız bir mekânda gibi gözüküyordu…
       
    “Tavernayı bırak da, ceketin içine kim koydu ki?” diye mırıldandı ayağını yere vurarak. Tabure de bir süre hareketsiz oturdu. Derince bir nefes verdi ardından. Sanırsa bunun cevabını orada karşılaşacağı kişiden alabilirdi; tabi bir kişi olmasını beklemiyordu, ama… Kaç yıl olmuştu… Sekiz mi… Yedi mi… Başını ellerinin arasına alarak tekrar iç çekti. Bu alması gereken bir riskti, en azından içinde ki rahatsızlıktan kurtulması için. Yavaşça tabureden doğrulup kılıcı eline aldı, yatağının kenarında duran bileme taşına uzandı.
      
    İstasyonun saati 0130’u gösteriyordu.      

                                                                                                                                                                Hikaye Birahanesi

Tanık


     Çocuktum.

     Çocuktum ve Maria Geçidinin önüne serdikleri şehirde, ablam ile küçük bir evde yaşıyordum.O zamanlar yıkıntılar yoktu tabi yada her üç adımda bir "şu köşeden çıkan yaratıklar beni öldürecek mi?" diye de korkmazdık.Normal bir şehir vardı şu anki yıkının yerinde. Zengini ve fakiri bol karışıktı; taş yollar, devasa malikaneler yanında geçilmez ara sokaklar,yarım kalmış binalar kompozisyonu; hayatın her yolundan gelmiş birileri bulunurdu şehirde."Renkliydi" diyebiliriz. 
         
     Bizim mahalle ise ,tabi o da diyebilinirse, küçüktü; öyle şimdi ki gibi molozlardan adım atılmaz değildi ama kimse altın varaklı tavanlar atında da yaşamıyordu.İşte küçük iki katlı evimiz buradaydı.Üst katında biz yaşardık,alt katında ise ablam yaşında bir delikanlı. Mahallemizin yumak gibi sokaklarının batısına doğru bir de kule vardı. Maria'ya giden dört büyük yoldan birinin tam üstünde.Bir saat kulesi olacakmış ancak yarım bırakılmış ,tabi saati eksik. Tavanıda... Nedense geceleri hiç serseri çekmezdi ama.Muhtemelen kimse neden hala orada olduğunu bilmiyordu. Şehrin siluetinin içinde kısa ince bir çizgiydi çoğu için. "Gitmeye değmez."; birinci yol üzerinden görünmüyordu belki de...
           
     Benim zamanımın çoğu orada geçerdi.Hatta orada uyurdum bile; yatacak bir yerim olmadığından değil...Macera olsun diye. Dolayısıyla az da azar işitmedim, ama nafile ben geceyi illa orada geçirirdim.Şimdi düşündüm de çok ağrıtmışım ablamın başını...
            
     Bir de bi kız vardı... Bilirsiniz ya, çocukluk aşkı derler. Öyleydi ve maceranın da bir parçasıydı kendisi. Aslında tek arkadaşım oydu, onunki de bendim sanırım. Oraya onu görmeye giderdim, o da beni görmeye gelirdi. Yorgunluktan bayılacak kadar oynardık aramızda ,bağıra çağıra; kule de yüksekçe olduğundan bizim bağrışmalarımız çok gitmezdi sokağa yada giderdi de insanlar meyhaneden çıkmış sarhoşlar bağırıyor sanarda umursamıyor olabilirlerdi. "Günün sonunda" yarım kalmış çatıdan yıldızları izlerdik birlikte.Ardından uyurduk sarmaş dolaş. Naifçeydi, biraz "büyük" yetişkinleri taklit ederdik belki de ve saftı ama mutluydum...
                                                                 
                                 ***************
              
     Yine bir gece vakti evde değil, kulenin tepesinde oturuyordum. Havanın sıcak olduğunu hatırlıyorum; yazdı muhtemelen, oranın geceleri çok sıcak olur yazın. Fakat bu defa yalnızdım. Akşamdan beri bekliyordum fakat gümüş gözlü aşkımdan haber yok. Merak ettim haliyle, genelde akşam saatleri gelirdi; ama ne bir ses ne bir seda... Herhalde bugün gelemeyecekti yada sonunda ailesine yakalanmıştı. Ardı ardına kaç gündür geliyordu, haliyle yaz tabi iki çocuğun elinde sınırsız bir vakit...Üzülmüştüm, fakat biraz daha beklemek istedim nedense.O gelesiye kadar etrafa bakınmaya karar verdim:

Yarım yamalak taş duvarlar ortasında büyük bir dairesel boşluk,

Gıcırdayan yer tahtaları, 

Küçük bir ahşap dolap içinde de benim getirdiğim "çarşaf", onun getirdiği "yorgan", 

Dar çekmecelerde birkaç çuvaldız iğnesi, iki büyük bez, 4 çeşit iplik ;hepsi dibinde kalmış kalacak. Yeni bir şey yok evimizden aşırdıklarımız vardı. Canım iyice sıkıldı. Hava da sıcak hele gecesi daha da beter... Evime dönüp uyumaya karar verdim. Keşke vermeseydim.

Keşke...
                                                               
                                 ***************
               
     Uyandığımda hava yarım aydınlıktı. Akşam güneşi giriyordu pencereden. Hava ağırdı ama sıcaktan değil, puslu gibiydi neredeyse...Bir bağrışma duydum, gelen ses tanıdıktı:

"Ne yani, şimdi ölmeye mi gideceksin?"

"Ölmeyeceğim."

"Saçma davranıyorsun! Birbet geçidini aşan bir sürü, tanrı bilir ne olduklarını, bize doğru geliyor. Maria birliği harekete geçmeyecektir bunu sen de biliyorsun."

"Evet."

"Anlamıyor musun? Bu eski antiklerde okuduğumuz aptal efsanelerden biri değil; seni tek başına gördükleri anda lime lime edeceklerdir, şu gerzek kahramanlık fantezilerini bir kenara bırak artık!"

Sessizlik...

"Ne yapayım peki? Hı? Maria geçidini kapatacak kadar zamanları olmadıkları açık! Bir süre için bile olsa direnişle karşılaşırlarsa, en azından üçüncü yol üzerindeki tüm insanlarla birlikte Maria kapanabilir ayrıca Tunç Zırhlıların başındaki mahlukların beni ilgilendirmediğini biliyorsun, Birbet aşıldıktan sonra g*tünün üzerinde oturduklarına göre burayı ölüme terk ettikleri belli değil mi? Ben ölürsem en azından bu s*ktiğimin şehrindeki insanlar kurtulabilir, hem benim 'gerzek' fantezilerimden kurtulmuş olursun!"

Ani bir ses yükseldi...Azarlanırken hep bana atılacak diye korktuğum tokat başkasına gitmişti.

"..."

"..."

     Kapı aralandı, hemen ardından büyük bir şiddetle çarpıldı.Bir süre hiç ses gelmedi aşağıdan, yine de yerimden oynayamadığımı hatırlıyorum.Ses çıkartmaktan korkmuştum nedense.Sonrası merdiven basamaklarının gıcırtısı, ve kapımın hiç açılmadığı hızla açılışı izledi sessizliği, bu kadar büyük bir gürültüyle açılabildiğini bilmezdim...Daha da önemlisi ablamı, hiç bu kadar sinirli görmemiştim...Ağzını açtığında ağlayacağımdan emindim, çok ama çok emindim, ancak öyle olmadı:

"Zamansızlar... Birbeti aşmışlar..." dedi sakin bir sesle, titrerken...

"Çok yakın bir sürede burada olacaklar...Şimdi ablanı dinlemeni ve ablanı dinlemeni istiyorum...Geceleri hep kaçtığın saat kulesi var ya, oraya gideceksin; içeri girecek, sürgüyü çekeceksin, ardından o lanet dolabı devirecek ve ben gelene kadar sakın ama sakın oradan çıkmayacaksın!" dedi elini yüzüme koyarken...

"Anladın mı?"diye sordu bana bakarak...Beni bıraktığında "Git!" dedi. Ben de gittim... Koştum, hayatımda koşmadığım kadar hızlı koştum; kafam bomboş şekilde, aklımda koşmak dışında bir şey olmadan. Sonra vardım kuleye, dediği gibi yukarı çıktım, kapıyı açtım...
                                                       
                                 ***************
     
     Yerde biri vardı, tanıdığım biri vardı.Peki neden yerde tanıdığım biri vardı? Sırtı bana dönüktü.Yüzüne akşam güneşi vuruyordu. Sırtının gölgesine doğru uzanan, güneşin altında parlayan bir renk vardı, kırmızı bir renk...Göğsümde bir ağrı hissetmiştim.

"Hayır" diyebildim sadece sesim titreyerek.

Derin bir pençe izi bana, ben de ona bakıyordum. Gözümden bir yaş süzüldü, ardından bir tane daha, göğsümde bir acı hissetmiştim. Yanına koştum, gözleri halen açıktı...Bana baktı "Özür dilerim" dedi.Neden, özür diledi? Hayır özür dilememeliydi, hayır neden dileyebilirdi ki?.. Yaz mevsiminde bir çocuğun ne kabahati olmuş olabilirdi?

"Hayır" dedim hıçkırarak...

Zorlanarak bir nefes daha aldı, hafifçe şişti göğsü tekrar, "Abimi tanıyorsun..." dedi nefes verirken."Abimi bulmuştum..." dedi gri gözlerini kapatırken...Göğsü indi tümüyle.
                  
     Nefes alamadığımı hatırlıyorum, hiç bir şey yapamadım, sesim bile çıkmamıştı. Şimdi...İnsanlar böyle mi ölüyordu? Çocuklar da mı, böyle ölüyordu? O da mı böyle ölecekti? Hayır, o ölmüştü...O böyle ölmüştü! Onun yerine de ben ağlamıştım, ne yapsaydım bez mi bassaydım yarasına, çuvaldızla dikilir miydi pençe yarıkları? Ağabeyi mi? Ağabeyi kimdi, o dikebilirdi belki de. Ölünün yarası dikilirse ne olacaktı peki? Tabutu açık mı gömülecekti?..  
                 
     Bağırdım, sanırım... Bağıran ben miydim bilmiyorum ama bir ses vardı, yüksekti, benim sesimdi, benim boğazım acıyordu ama ben miydim bilmiyorum...Bir daha, bir daha, bir daha; sesim kısıldı ama kısılan benim sesim miydi bilmiyorum... Birkaç dakika için kainattaki bütün sesler kısıldı, sağır kaldım ancak yine ben bozamadım sessizliği, bir kükreyiş bozdu; boğuk, leş, kalleş bir kükreyiş... 
                  
     Arkamdaki koca delikten aşağı bakınca, akşam güneşinin altında, midemi kaldıran kapkara mahluklar gördüm, halka şeklinde dizilmişlerdi...O hayırsız p*ştların ortalarında hırpalanmış bir herif duruyordu. Çok seçilmiyordu hatta kendisi bile simsiyah kesilmişti neredeyse, hafif bir mavi, soluk bir de turuncu gözü alıyordu sadece...

"Abi...si..."

                                                           Hikaye Birahanesi

Kahraman




   "Hani bazı insanlar vardır, ak sakallıların altın kakmalı kazanlarından fırmlamışçasına yaşarlar.Bu kişiler dünyaya kahraman olarak gelirler, tek bildikleri de bu olur hayatları boyunca...Onlar kahramandır.Ya kehanet öyle söylemiştir yada tanrılar onu özel olarak seçmişlerdir.Bide bunun ak sakallıların kazanına sonradan düşenleri vardır, her efsanede olur bunlardan ve hep sokak faresidir onlar fakat hikayenin kalanı aynıdır,tanrılar kutsamıştır onu.Bunun böyle olmasının tek sebebi de anlatan insanların böyle istemesidir çünkü kahraman ya en başta bir mucize olarak gelmiştir yada sonradan bakırın altına dönüşmesi gibi bir mucize ona bahşedilmiştir.Hiç kendi içlerinden çıkmaz kahraman,hep tregedyaların eşiğinden doğar, doğmadığında bir yarı tanrıdır zaten, ama bu sefer değil...Ben basit tüccarın oğlu; ne sokak faresi ne de tanrı adayı...Ben...Ben kahraman olacağım, insanlar bundan neden çekinir bilmem...Korkarlar belki kendi içlerinden bir kahramanın çıkmasından, o zaman efsanelerdeki parlaklığını kaybeder kahraman.Yine söylüyorum ben bir silahtar, çaylak bir alkemist olarak kahraman olacağım.Siz...Siz Maria Kapısından geçemeyeceksiniz. Son kalan insanları Zamansız haline getiremeyeceksizsiniz.İnsanoğlu yaşıyacak basit silahtarlar ve çaylak alkemistler yaşadığı sürece..." Aklından bunlar geçiyordu o an, önündeki zamansız sürüsüne bakarken.Bir eli kılıcın kabzasını kavramış kınından çıkarmak üzere hazır bekliyor diğer eli taştan olmuşçasına yumruk şeklinde sıkılmıştı.O anda gözlerine baksanız neyin insanlığı halen ayakta tuttuğunu anlardınız.O kadar derindi ki o gözler , o gri gözler , o yanmış evlerin küllerinden yükselen kızıl turuncu közlerle dans eden gözler...Sıkılı elinin etrafını küçük bir ateş aldı bir anda , kılıcı ise kınından çıkmış masmavi parlıyordu akşam güneşi altında ve Zamansızların siyahi sisleri bile örtemeyecekti o kılıcın maviliğini.
      
      Yavaşça kılıcı doğrulttu , önüne attığı hızlıca bir adımla koşmaya başladı, siyahlı-beyazlı botlarıyla yeri delercesine ilerliyordu,ilk adımını attığında saldığı alev ilk Zamansıza isabet etmişti ve diğerleride ona doğru hızlanmaya başlamışlardı.Önüne gelen ilk Zamansızın boynuna doğru sertçe salladı kılıcını ve derince bir kesik açtı sırtına uzanan , ardından gelen siyahi kümeyi öne doğru eğilerek atlattı ve kümeye doğru bir alev daha bıraktı. Kol demekte zorlanacağınız bu kümenin sahibi olan Zamansıza doğru sağlam bir darbe ile kılıcı sapladı eğilmiş poziyonundan kalkarken, mavi çelik gövdesini tereyağı keser gibi deldi; yere yığılmasına fırsat kalmadan küle dönüşmeye başladı Zamansız.Ona gelen beş altı tanesini benzer manevralarla alt etmeyi başardı kahraman. Bazen arkalarına doğru bir takla yardımı ile geçiyor ona doğru fırlayan kollarından nerdeyse bir balerin zarafetinde burgularla kaçıyor son darbeyi cesareti gibi yanan eliyle ya kendisi yada akşam güneşinde parlayan mavi kılıcı vuruyordu.Uzun süre çarpıştı kahraman Zamansızlarla, yoruluyordu ama daha önce hiç yorulmak ne bilmez gibi devam ediyordu, zamansızların keskin pençeleri hafif zırhını delip derisini çiziyordu ama daha önce acı tatmak ne bilmez gibi devam ediyordu, biri kül olsa diğeri geliyordu ama daha önce usanmak ne bilmez gibi devam ediyordu, aç kurtlar gibi korkunç hatta en derin kabuslarınızdan alınmışçasına kükrüyordu Zamansızlar ama daha önce korkmak ne bilmez gibi devam ediyordu kahraman...
    
       Çok fazla kül birikti kahramanın mavi kılıcında ama maviliğini hiç kaybetmedi kılıç.Güneş karanlıklara boğmak istedi günü ama kahramanın zırhı hiç parlamayı bırakmadı, çok tükenmek istedi kahramanın cesareti ama avcunun içindeki insanlık ateşi hiç sönmedi çünkü biliyordu kahraman...Maria Geçidini korumalıydı, insanlığı korumalıydı, onu reddeden kadını korumalıydı onun kahverengi gözlerine yine bakabilmek için , onu bir daha kucağında hissedebilmek, saçlarının yumuşak kokusunu alabilmek için, onunla gezdiği sokaklardaki çocukların kahkalarını duyabilmek için, yürüken geçtikleri çamaşır asan kadının şarkısını dinlemek için , kendi içinde erittiği ama zamanında hissetiği en güzel duygular için, kadının yüzünden başka hiçbir yerde görmediği o sevecen ifade için, aşkı için , kendi için, ileride çocuğuna göstereceği sokaklar için , çamaşır asan kadın için, kahverengi saçlı kadının yüzündeki ifadeyi gördüğü yer için, o güzel şelale için, o masmavi sularla koyu gri taşlar için, duyduğu en güzel sözlerin daha da güzellerini duymak için yapmalıydı bunu ama kahramanın şansı pek yaver gitmiyordu.
    
      Köşeye sıkışmaya başladığında, aklına onu reddeden kadının gelmesi hoşuna gitti kahramanın ama eli kılıç tutabildiği sürece ve ateşi avcunda parladıkça, içindeki cesarette artıyordu...Onu sıkıştırdıkça sıkıştırlar,küçük bir daire içine hapsettiler adeta , kaç tanesini kül etsede kıvrak manevralarıyla; onu çevreleyen zamansız hattını kıramıyordu kahraman.Yine bir mutluluk hisseti içinde çünkü üzerine yığılsalar bile Maria geçidine ulaşacak zamanları yoktu artık, ayrıca mavi kılıcı halen elindeydi kaç zamansız kül edilse kardı onun için.Bununla birlikte k1ahraman doğarcasına ölmeye hazırdı artık, eli yüzü kan ve küllerle kaplanmış; siyah- kırmızı bir renge bezenmişti.Onu koruyan zırhı iyice çizilmiş ama parlamaya devam ediyordu halen.Kılıcın kabzasındaki sargı düşmüş ama mavi çeliği ışık saçıyordu.Yumruğu bir kayayı parçalayacak kadar sıkıydı ve artık kararlıydı bu şekilde ölmeye.
     
      Üzerine çullandı zamansızlar ve birkez daha gözünün öne geldi kahverengi saçlı kadın, yine o kahverengi gözleriyle en şevkatli bakışını atıyordu ona.Gözleri kapandı kahramanın, ama kılıcı düşürmedi ve ateşi ise hiç sönmedi.Duyamıyordu artık kahraman, ama kılıcı düşürmedi ve ateş ise hiç sönmedi.Üşüyordu kahraman,ama kılıcı düşürmedi ve ateş ise hiç sönmedi...Bir el tuttu kahramanın elinden, nazik ama güçlü bir el, çekti onu oradan.Kimdi anlamadı kahraman onu ölümünden kurtarmaya gelipte aslında ölmeye gelenin kim olduğunu anlamadı fakat gelen kişi kahramanın elinden kendi eli yanması pahasına tuttup onu Zamansızlardan ayırmıştı, ölümünden ayırmıştı, onu şefkatli bakışlardan ayırmıştı...Arkasına bakınca kahraman, tunç zırhlı askerlerin Zamansızlarla savaştığını gördü, insalık için savaşan insanları gördü, Maria Geçidinden çıkan onun gibi silahtarların bazısı çaylak bazısı usta olarak çarpışıyordu Zamansızlarla.Siyah bulutların nasıl küle döndüğünü izledi bir süre; elindeki alev biraz daha güçlendi ama onu tutan el bırakmadı onu...
     
        Kahraman önüne baktı, uzun beyaz giysili, kahverengi saçlı birinin farkına vardı.Yüzünün yarısı ona dönük biri gördü kahraman , bu kavherengi gözleri tanıyordu...Bu onu ölümden kurtarmaya gelecek kadar sevgi dolu ama onu reddedecek kadar acımasız gözleri, bu duymadığı şevkati hissetiren ama onu çıkılmaz bir sinir içine hapseden gözleri...Gözlerin sahibinden bir kelime duyuldu: "Kahraman...".Kahramanın ateşi halen yanıyordu, mavi çelikten kılıcı ise onun elinden tutan kişi tarafından taşınıyordu.O gün kahraman o şelalenin önünde gördüğünden daha güzel birşey gördüğünü fark etti, o gün daha özel birşey gördü, ona güvenen bir çift göz gördü. 
     
        İşte o gün insanlık tunç zırhlı askerler savaşmaya cesaret edemezken, onlar için ölmeye razı olan , onları koruyan. Geçidi kapatmaları için çarpışan, mavi kılıçlı kahramana ve tunç zırhlı askerleri onu kurtarmaya getiren kahverengi gözlü kadına teşekkür ediyordu...
                                                                                                                                                                                                                                                                                                        Hikaye Birahanesi