Kayıtlar

447 Tırnak Numaralı Beyaz At



Gri Şehir Siyah Uçurum

 

 İçi boş, gri ve yıkıntı haldeki son sokağın sonunda onu da hiçliğe dağıtıp bitirecek şehrin kayboluşunu arkasında bırakmıştı.Kötü haber ise bu yok oluştan kaçarken önünde de gidecek bir yol kalmamış olmasıydı.Bir uçurumun başına çıkmıştı yürüdüğü son sokak.Biraz etrafa bakınınca da uçurumun uçurumdan öte zeminsiz bir kuyuya benzediğini anlayabiliyordunuz. Karanlık bir düşüş..."Buradan atlamak pek akıllıca olmaz." diye düşündü kendi kendine.Gri şehrin sonundaki siyah uçurumun kıyısı boyunca yürümeye başladı böylece.
   
  Bu sefer yavaş adımları onu hiçbir yere götürmeyecekti.Şu an sağ tarafında bir hiçlik, Sol tarafında bir hiçlik vardı.Birini seçse kaybolacak, diğerini seçse kaybolacaktı... "Acıklı." diye fısıldadı kendi kendine.Ağlayacak gibiydi ama bir şey engelliyordu onu.Belki de kendini tutuyordu ağlamamak için.Tam anlayamıyordu zaten anlamakta istemiyordu açıkçası.Boşluğun içinde kalmış şehrin gökyüzü güzeldi en azından.Uçurum gibi simsiyahtı fakat bilim kurgu filmlerinden çıkma mavi plakaları seçebiliyordunuz. Birazda kutup ışıklarını andırıyorlardı, nazikçe hareket ediyorlardı hiçliğin ortasında.

  Yavaşça yere oturdu.Gri toprağın üzerindeki gri çimlere dokundu.Ne kadar gerçekti, acaba şehrin bu kısmı ne zaman yok olacaktı...Bir saat belki de 2 kim bilir belki 10 dakikası kalmıştı.Bu düşünceyle birlikte yere uzandı, mavi plakaları izlemeye başladı mum ışığı gibi titriyorlardı.Uzun, uzun baktı siyahlığa, maviliğe, yok oluştan kaçış yoktu gerçekten.Bomboş hissediyordu kendini, derin bir üzüntü duyumsayabiliyordu biraz.Kollarını alnının üzerinde birleştirdi.Yavaşça tebessüm etti.

"Sanırım bu melankoli". 

                                                  Hikaye Birahanesi

Ben Kimim?


Aklınızdaki tek soru "neden?" ise , 
Aklınızdaki tek soru "neden?" değildir.
Normalde saçma gelirse bir şey,
Aslında hiçte saçma değildir.

Gördüğünüz en sıradan şey aşk,
Göremediğin nacizane tek şeydir.
Yoksa, seni şuana kadar büyüten
Dünyanın,sana borcumu var sandın!

Gördüğün insanlar var mı sandın?
Senin adın ,adın olduğu için mi var?
Ya sen? Kesin sende varsındır...
Kesin bide hayattasındır.

İstanbul yenilmek için mi var?
İzmir zaten yenilmiş mi yoksa?
Yoksa denizne bakarken mi boğulmuşlar
Beni boğan dalgalar?

Beni boğan dalgalar kalmış mı?
Kalmasını mı istemişim yoksa?
Aynada hergün baktığım çirkin yüzü
öldüremediler mi sonunda?

Ama merak etme sen kesin varsındır(!)
Adında adın olduğu için vardır.
Aşkın aşık olduğun içindir.
Zaten bide hayattasındır.

Aşık olduğun yerleri tek başına
Hışımınla dolaşmışsındır...
Kimsesiz parklarda cam kırıkları aramışsındır.
Koluna girdiği yerlerde ki,
Küçük menekşeler solmuştur.
Sana düşman, sevimsiz bank sökülmüştür oradan.
Başka bir sevimsizde yerini doldurmuştur.
Maşuk halinle kalmışsındır.
Artık yoktur bir cevabı,
"Bu sen misin?"dir.Tek yanıtı.

Bu sen değilsen, sen nedir o zaman?
Çok mu cazip geldi ölümün tatlı boşluğu?
Sakladığın tek hazinen bulundu mu?
Yoksa artık onunda mı manası yok?
Yoksa olamadın mı sen?
Köreldi mi hislerin?
Bitti mi gençliğin?
Ya çocukluğun?
Ya yetişkinliğin?

Yok mu yağmurun altında Emirgana yürüdüğün bir sahanen?
Yok mu bulduğunu sandığın Makes Hanım?
Yok mu dönmeyeceğin bir yer beğenen?
Yok mu kovduğun halde aşık olan Aysel Hanımın?
Kesin olmasını beklememişsindir ama,
Kesin vardır bir hikayen,
Kesin ellerinden kaymamıştır gençliğinin son hisleri,
Kesin çok mutlu olmuştur o,
Kesin hiç nihayetine ermesini istememiştir o konuşmanın, 
Kesin bencilcedir...
Kesin varsındır...
Kesin...
Kes...Artık...Kesin...

                                 Hikaye Birahanesi

Ait


     Gecenin karanlığında ay ışığının yeteri kadar aydınlatmadığı o karanlıkta ki görüntüler.Büyük meşe ağacının fazlaca büyümüş dalları ve heryana saçılmaya hazır yaprakları ile bezenmiş olmalıydı gökyüzü onun için, yıldızları örten bir gökyüzü olmalıydı onun için o ağacın altında.Belki de görebiliyordu birkaç yıldızı meşe dalları ardından, yoksa neden orda dururdu ki? Neden göğü göremediği bir yerden yıldızları izlemeye çalışırdı ki,saklanmak için mi, yoksa sığınmak mı?Zaten ay ışığından daha parlak, yere kadar uzanan beyaz saçları bir meşenin ardında kaybolmasına izin verirmiydi gecenin karanlığında.Ay kıskanıyordu belki saçlarını ,kendi tiyatrosunda sahnesini çalan bir yabancı istemiyordu,ama biliyordu ki yıldızları ondan alamıyordu, belki de kız bu yüzden meşenin altında gizleniyordu, ay kıskanmasın diye, başrölü istemiyordu muhtemelen o yüzden sakince girivermişti meşenin altına , Ay da kız kayboldu sanıverdi.Ama böyle olsa da kız halen evinde değildi gecenin tiyatrosunda başrölü istemesede sahneden inmemişti...Bu neden di acaba? Ağacın kovuğunu yalnız bırakmak mı istemiyordu yoksa, yalnızlığın şevkatini yaşamak için burayı mı seçmişti yoksa? Belki de yıldızlar içindi.Onlarla ancak geceleri birlikte oluyordu, şımarık aydan gizlice bu ağacın altında buluşuyorlardı.Yıldızlar beyaz saçlarını ışıldatan,alev renkli kurdelesini karanlıkta cayır cayır yakan ışıklarını hediye ediyorlar, karşılığında kızın sarıya kaçan kahverengi gözlerini alıyorlardı bir kaç saatliğine.Evet, böyle olmalıydı, o gözlerin pür dikkatli bakışları için bunu yapıyorlardı,o bakışların bedeli ancak bu olabilirdi.Kız ne düşünüyordu acaba bu konuda?Bakışlarının yıldızların parıltısına eşdeğer olması konusunda...Belki de mutluydu,belki ona neşe veriyordu, ama kız gülümsemiyordu ki!..Belki de huzurdu hissetiği,ait hissediyordu belki,hafif buruk ifadesi ondandı muhtemelen.Ait hissedeceği yer burasıydı demek ki, Onu aydan saklayan meşenin altında yıldılarla bakıştığı bu noktaydı, saçlarının göz aldığı, kırmızı giysilerinin ise yaktığı bu nokta...İlginç ben de mi buraya ait hissediyordum yoksa?Yoksa onun yanında olursam tam mı olacaktım ben artık?Yoksa kaybolup gidecekmiydi gecenin gösterisi benim varlığımla?Muhtemelen bir rüyaydı bu gördüklerim,ben bu manzaraya nasıl ait hissedebilirdim ki,ben ki hiç ait hissetmemiş ve hissedemeyecek adam... Nasıl olmuştu bu? Aidiyet insanlığın yarattığı bir fanteziden ibaret değilmiydi yalnız kalmamak için yaratıkları.Onların boşluğa düşmesini engelleyen körpe bir tampondan ibaret değilmiydi,ulaşılması imkansız değilmiydi,senin olması imkansız değilmiydi,dokununca solan bir kelebek,odun ateşinin son demi, aşkın öldüğü nokta değilmiydi? O zaman neden bana bu manzarayı veriyordu tanrı, artık sıkılmamışmıydı bana ulaşamadığım şeyleri göstermekten...Ben ait hissedebilirmiydim ki? Gerçekten mümkünmüydü bu...
   
  Yoksa...Kız...Bana...Bakıyordu...Yanıma geliyordu.Yıldızlarla paylaştığı gözlerini bana veriyordu hemde karşılığı olmadan.Nazik bir ses duydum kulaklarımda "Yıldızları severmisin?"."Evet" diyemedim beni elimden tutup meşenin altına sürüklemeye başlamıştı bile.Sakin adımlarla bende girdim meşenin altına bakınca yukarıma gördüğüm şey beni şaşırttı aslında küçük kağıt parçaları asılıydı meşenin dallarına."Asılı olanlar insanların bu ağaçtan dilekleri"dedi bana."Yıldızlarla birlikte ne kadar yakın görünüyorlar değil mi insana?.."Evet" diyebildim bu sefer."Ait hissetmeyi diliyenler olmuştur mutlaka,zaten bir kere aitsizliğini anladığında..." diyip hemen ardından bana bakıp hafifçe tebessüm etti.Evet belkide buydu aitlik...Küçük bir dilek çok istenen ama hep göz ardı edilen...İnsanın boşlukta aradığı son liman.Ararken de habersizce ölümün sularında gemisinin battığı bir dilek.
                                                
                                                 Hikaye Birahanesi

Kahraman




   "Hani bazı insanlar vardır, ak sakallıların altın kakmalı kazanlarından fırmlamışçasına yaşarlar.Bu kişiler dünyaya kahraman olarak gelirler, tek bildikleri de bu olur hayatları boyunca...Onlar kahramandır.Ya kehanet öyle söylemiştir yada tanrılar onu özel olarak seçmişlerdir.Bide bunun ak sakallıların kazanına sonradan düşenleri vardır, her efsanede olur bunlardan ve hep sokak faresidir onlar fakat hikayenin kalanı aynıdır,tanrılar kutsamıştır onu.Bunun böyle olmasının tek sebebi de anlatan insanların böyle istemesidir çünkü kahraman ya en başta bir mucize olarak gelmiştir yada sonradan bakırın altına dönüşmesi gibi bir mucize ona bahşedilmiştir.Hiç kendi içlerinden çıkmaz kahraman,hep tregedyaların eşiğinden doğar, doğmadığında bir yarı tanrıdır zaten, ama bu sefer değil...Ben basit tüccarın oğlu; ne sokak faresi ne de tanrı adayı...Ben...Ben kahraman olacağım, insanlar bundan neden çekinir bilmem...Korkarlar belki kendi içlerinden bir kahramanın çıkmasından, o zaman efsanelerdeki parlaklığını kaybeder kahraman.Yine söylüyorum ben bir silahtar, çaylak bir alkemist olarak kahraman olacağım.Siz...Siz Maria Kapısından geçemeyeceksiniz. Son kalan insanları Zamansız haline getiremeyeceksizsiniz.İnsanoğlu yaşıyacak basit silahtarlar ve çaylak alkemistler yaşadığı sürece..." Aklından bunlar geçiyordu o an, önündeki zamansız sürüsüne bakarken.Bir eli kılıcın kabzasını kavramış kınından çıkarmak üzere hazır bekliyor diğer eli taştan olmuşçasına yumruk şeklinde sıkılmıştı.O anda gözlerine baksanız neyin insanlığı halen ayakta tuttuğunu anlardınız.O kadar derindi ki o gözler , o gri gözler , o yanmış evlerin küllerinden yükselen kızıl turuncu közlerle dans eden gözler...Sıkılı elinin etrafını küçük bir ateş aldı bir anda , kılıcı ise kınından çıkmış masmavi parlıyordu akşam güneşi altında ve Zamansızların siyahi sisleri bile örtemeyecekti o kılıcın maviliğini.
      
      Yavaşça kılıcı doğrulttu , önüne attığı hızlıca bir adımla koşmaya başladı, siyahlı-beyazlı botlarıyla yeri delercesine ilerliyordu,ilk adımını attığında saldığı alev ilk Zamansıza isabet etmişti ve diğerleride ona doğru hızlanmaya başlamışlardı.Önüne gelen ilk Zamansızın boynuna doğru sertçe salladı kılıcını ve derince bir kesik açtı sırtına uzanan , ardından gelen siyahi kümeyi öne doğru eğilerek atlattı ve kümeye doğru bir alev daha bıraktı. Kol demekte zorlanacağınız bu kümenin sahibi olan Zamansıza doğru sağlam bir darbe ile kılıcı sapladı eğilmiş poziyonundan kalkarken, mavi çelik gövdesini tereyağı keser gibi deldi; yere yığılmasına fırsat kalmadan küle dönüşmeye başladı Zamansız.Ona gelen beş altı tanesini benzer manevralarla alt etmeyi başardı kahraman. Bazen arkalarına doğru bir takla yardımı ile geçiyor ona doğru fırlayan kollarından nerdeyse bir balerin zarafetinde burgularla kaçıyor son darbeyi cesareti gibi yanan eliyle ya kendisi yada akşam güneşinde parlayan mavi kılıcı vuruyordu.Uzun süre çarpıştı kahraman Zamansızlarla, yoruluyordu ama daha önce hiç yorulmak ne bilmez gibi devam ediyordu, zamansızların keskin pençeleri hafif zırhını delip derisini çiziyordu ama daha önce acı tatmak ne bilmez gibi devam ediyordu, biri kül olsa diğeri geliyordu ama daha önce usanmak ne bilmez gibi devam ediyordu, aç kurtlar gibi korkunç hatta en derin kabuslarınızdan alınmışçasına kükrüyordu Zamansızlar ama daha önce korkmak ne bilmez gibi devam ediyordu kahraman...
    
       Çok fazla kül birikti kahramanın mavi kılıcında ama maviliğini hiç kaybetmedi kılıç.Güneş karanlıklara boğmak istedi günü ama kahramanın zırhı hiç parlamayı bırakmadı, çok tükenmek istedi kahramanın cesareti ama avcunun içindeki insanlık ateşi hiç sönmedi çünkü biliyordu kahraman...Maria Geçidini korumalıydı, insanlığı korumalıydı, onu reddeden kadını korumalıydı onun kahverengi gözlerine yine bakabilmek için , onu bir daha kucağında hissedebilmek, saçlarının yumuşak kokusunu alabilmek için, onunla gezdiği sokaklardaki çocukların kahkalarını duyabilmek için, yürüken geçtikleri çamaşır asan kadının şarkısını dinlemek için , kendi içinde erittiği ama zamanında hissetiği en güzel duygular için, kadının yüzünden başka hiçbir yerde görmediği o sevecen ifade için, aşkı için , kendi için, ileride çocuğuna göstereceği sokaklar için , çamaşır asan kadın için, kahverengi saçlı kadının yüzündeki ifadeyi gördüğü yer için, o güzel şelale için, o masmavi sularla koyu gri taşlar için, duyduğu en güzel sözlerin daha da güzellerini duymak için yapmalıydı bunu ama kahramanın şansı pek yaver gitmiyordu.
    
      Köşeye sıkışmaya başladığında, aklına onu reddeden kadının gelmesi hoşuna gitti kahramanın ama eli kılıç tutabildiği sürece ve ateşi avcunda parladıkça, içindeki cesarette artıyordu...Onu sıkıştırdıkça sıkıştırlar,küçük bir daire içine hapsettiler adeta , kaç tanesini kül etsede kıvrak manevralarıyla; onu çevreleyen zamansız hattını kıramıyordu kahraman.Yine bir mutluluk hisseti içinde çünkü üzerine yığılsalar bile Maria geçidine ulaşacak zamanları yoktu artık, ayrıca mavi kılıcı halen elindeydi kaç zamansız kül edilse kardı onun için.Bununla birlikte k1ahraman doğarcasına ölmeye hazırdı artık, eli yüzü kan ve küllerle kaplanmış; siyah- kırmızı bir renge bezenmişti.Onu koruyan zırhı iyice çizilmiş ama parlamaya devam ediyordu halen.Kılıcın kabzasındaki sargı düşmüş ama mavi çeliği ışık saçıyordu.Yumruğu bir kayayı parçalayacak kadar sıkıydı ve artık kararlıydı bu şekilde ölmeye.
     
      Üzerine çullandı zamansızlar ve birkez daha gözünün öne geldi kahverengi saçlı kadın, yine o kahverengi gözleriyle en şevkatli bakışını atıyordu ona.Gözleri kapandı kahramanın, ama kılıcı düşürmedi ve ateşi ise hiç sönmedi.Duyamıyordu artık kahraman, ama kılıcı düşürmedi ve ateş ise hiç sönmedi.Üşüyordu kahraman,ama kılıcı düşürmedi ve ateş ise hiç sönmedi...Bir el tuttu kahramanın elinden, nazik ama güçlü bir el, çekti onu oradan.Kimdi anlamadı kahraman onu ölümünden kurtarmaya gelipte aslında ölmeye gelenin kim olduğunu anlamadı fakat gelen kişi kahramanın elinden kendi eli yanması pahasına tuttup onu Zamansızlardan ayırmıştı, ölümünden ayırmıştı, onu şefkatli bakışlardan ayırmıştı...Arkasına bakınca kahraman, tunç zırhlı askerlerin Zamansızlarla savaştığını gördü, insalık için savaşan insanları gördü, Maria Geçidinden çıkan onun gibi silahtarların bazısı çaylak bazısı usta olarak çarpışıyordu Zamansızlarla.Siyah bulutların nasıl küle döndüğünü izledi bir süre; elindeki alev biraz daha güçlendi ama onu tutan el bırakmadı onu...
     
        Kahraman önüne baktı, uzun beyaz giysili, kahverengi saçlı birinin farkına vardı.Yüzünün yarısı ona dönük biri gördü kahraman , bu kavherengi gözleri tanıyordu...Bu onu ölümden kurtarmaya gelecek kadar sevgi dolu ama onu reddedecek kadar acımasız gözleri, bu duymadığı şevkati hissetiren ama onu çıkılmaz bir sinir içine hapseden gözleri...Gözlerin sahibinden bir kelime duyuldu: "Kahraman...".Kahramanın ateşi halen yanıyordu, mavi çelikten kılıcı ise onun elinden tutan kişi tarafından taşınıyordu.O gün kahraman o şelalenin önünde gördüğünden daha güzel birşey gördüğünü fark etti, o gün daha özel birşey gördü, ona güvenen bir çift göz gördü. 
     
        İşte o gün insanlık tunç zırhlı askerler savaşmaya cesaret edemezken, onlar için ölmeye razı olan , onları koruyan. Geçidi kapatmaları için çarpışan, mavi kılıçlı kahramana ve tunç zırhlı askerleri onu kurtarmaya getiren kahverengi gözlü kadına teşekkür ediyordu...
                                                                                                                                                                                                                                                                                                        Hikaye Birahanesi