Kayıtlar

Vakit 0300



    Küçük odanın yatsıda bulduğu huzur, ince çöpün paket kâğıdına sürtünmesiyle kesiliyordu. Elleri yorulmuş, ardı ardına çıkardığı kibritler etrafa saçılmıştı. Sonunda paketi elinden fırlatıp kendini yatağın üzerine bıraktı.
    
    Üzerini değişmesi gerekiyordu, el kitabından çıkardığı notları da incelemeliydi; güneş batmıştı, ama hâlen yemekte yememişti.
“Yemek çıkaran taverna kalmış mıdır, bu saate?” şeklinde bir soru sarf etti, kendi kendine. Cevabını duvardan seken sessizlik verince, derin bir de iç çekti üzerine.

   Doğrulup kibrit kutusunu tekrar eline aldı; oldukça dikkatli şekilde çöpün mavi ucunu kâğıda yasladı ve sert bir hamle sonunda çöp alev aldı.  Ağzından bir dizi  “Sonunda, hay …” kaçtıktan sonra yaktığı mumlarla birlikte, odanın beyaz duvarları sıcak bir sarıya dönüştü. Kibriti sallayıp kilden bir çömleğin içine bıraktı.

   Üniformasını çıkarırken; heyecanın, kibrit yakamayacak kadar kafasına işlediğini sorgulamadan edemedi. Haklı sayılırdı bir hafta kalmıştı ve sonunda… Ona yetişmişti; yani mülakattan sonra, resmen yetişmiş olacaktı. Bu heyecanı mülakata hazır olmadığı için de pek değildi, çünkü hazırdı. Şu an kapıyı yere indirip, sahaya çıkarsalar; her ne kadar anadan doğmaya yakın olsa bile, bunun terfii almasına engel olamayacağı kadar hazırdı. Sadece, rahatsız hissediyordu…

   İçinde döndürdüğü monoloğunu karnı yarıda kesti. Midesi kazınıyordu.“Öğlen tayınını alsaydım keşke.” diye homurdandı. Yemek çıkaran bir yer bulmak istiyorsa daha fazla oyalanmamalıydı. Üzerine sivil kıyafetini geçirdi, mumların üzerini kapatıp, yan yana koyduğu eldivenleri ile kılıcı aldı, aceleyle dışarı çıktı.

                                     ****************

   Sabah, uyandığında güneş çoktan gökte ki yerini almıştı. Pencereden giren ışık; ıssız denebilecek odayı, sertçe aydınlatıyordu. Camın önüne yerleştirilmiş korkuluğun şeklini, uzunca işliyordu duvarlara.
   
   Birkaç kere yatağında döndükten sonra, tekrar uykuya dalmanın boş bir düş olduğunu anladı. Üşengeç bir halde doğruldu yatağından. Normalde bu kadar derin uyumazdı, daha doğrusu bu kadar uyumaya vakti olan, çok az kişi vardı Maria’nın içinde ve kendisi kesinlikle onlardan biri değildi. Bu lüks, takımların devriye değişimiyle birlikte gelen iki günlük izninin eşantiyonuydu. Biraz daha kullanmayı çok isterdi ancak; “bir uyandı mı bir daha uyuyamama” denilen, usta alşimistlerin bile çözemediğine inanılan, efsanevi bir lanete sahipti…

   Bunun düşüncesiyle gülümsedi fakat neşesi yerini hızlıca öfkeye bıraktı. Bu espriyi, o yapardı… Bazı geceler sesten uyanırdı. Onu ya kâğıtlarla uğraşırken ya da bahçedeki çalıların üzerinde manevra çalışırken bulurdu. Tabi, haliyle gecenin üçünde, neden evin ortası yazı atölyesine dönmüş diye mi sorarsın; yoksa neden arka bahçeden cambazlık sesleri yükseliyor diye mi? Gerçi fark etmez, sorduğunda hep bu cevabı verirdi.

    Ani bir hışımla üzerindeki örtüyü kenara attı. Odanın kenarında bulunan kovadan bir avuç suyu yüzüne çarptı. Yanaklarının hissiyatını kaybedecek kadar derin uyumuştu. Hafifçe yüzünü tokatladıktan sonra iyice gerindi, hızlıca üzerine bir şeyler geçirdi. Dün, geri döndüğü gibi yattığından, çıkardığı notları gözden geçirmeye vakti kalmamıştı. Üniformasının ceplerini aramaya başladı; sonunda iç cebinden küçük, siyah bir blok çıkardı.

Ha, işte.” dedi nefesinin altından.
   
     Az çabayla bloğu ortadan ikiye ayırdığında; özenle yerleştirilmiş bronz renkli iki parça, gözleri önüne serildi. Üçgene benzeyeni masanın üzerine yerleştirdi. Konmasıyla beraber masadan parçaya uzanan turuncu renkli hatlar belirdi. Bunu görünce, komut verdi.

Alanı Yarukelümen; Axi éki,Yatsı üç

Biri masaya paralel, biri dik; iki şeffaf tablet belirginleşti. Silindiri andıran diğer parçayı kalem tutarcasına eline aldı, tahta tabureyi çekip masanın önüne oturdu. Dik olan tableti eliyle sağına, masanın hemen üzerinde bulunanı ise soluna yaklaştırdı. İlk tablete ayar yaparcasına dokunduğunda, paralel plakadan bir şehrin sokaklarını andıran simgeler yükseldi.
   
     Derin bir nefes aldı, kollarını bir kez daha gerip çalışmaya başladı.
                                                              
                                     ****************
   
    Odanın içine sinen sessizliği, tahta kapıdan gelen tıklama sesleri bozdu. Gözlerini tabletten ayırıp, avuç dışıyla ovuşturdu. Duvarların rengine bakılırsa, güneş neredeyse batmak üzereydi; bu saate, kapısında kimin, ne işi olacaktı?

“Geliyorum!” diye bağırdı.

Yavaşça tabureden kalktı, uzun süredir oturduğundan bacaklarını hissetmekte zorlanıyordu. Aynı yavaşlıkta kapıya yöneldi, sürgüsünü çekip kapıyı açtı. Kulakları çınlatan bir “Hazır Ol!” emri onu karşıladı. İstemsiz bir panik içinde omuzlarını dikip boynunu kaldırdı, elini sertçe göğsüne çarptı, “Emir Edin!”.
   
    Birkaç saniye için heykeli andıran gerginliği, ona kulaktan kulağa sırıtan, pişkin bir yüzün varlığı ile eridi. ”Aferin evladım! İzninde bile… Helal olsun vallahi!”, adamın sözlerinden kinaye akıyordu. İstemeden gözlerini devirdi “Sana da merhaba, İrkin”. İrkin halen gülümseyerek “ Abiye, ne oldu?” diye sordu. Hırsla karışık bir alaycılıkla “Böyle yapınca diyesim gelmiyor.”. İrkin boynunu içeri uzattı gözü masanın üzerindeki istasyona takıldı, “Anladım… Gerginiz.” şeklinde fısıldadı ve devam etti “Hadi yemek yiyelim oğlum, etleri tükenmeden önce bulabiliriz bi yer.”. İrkin’ in bu lafı üzerine dönüp odasına baktı; uyandığından beri çalışıyordu, sanırsa yemek yemeğe çıkması sorun olmazdı. Masanın üzerindeki parçaları, hızlıca siyah bloğun içine soktu; üniformasının ceketiyle kılıcını eline aldı, “ Hadi” dedi. İrkin sokağa uzanan merdivenlere yöneldi. Kendisi de kapıya asma kilidi geçirip yanına katıldı.
   
    Ara sokaklardan çıkıp İkinci yolun üzerine çıktılar. İrkin sessizliği bozdu “Yok mu, bir hal hatır sormak?”. “Var da, ben de açım, bi yere oturunca soruşuruz, karneye bağlı değil ya muhabbet .”.İrkin gülümsedi, yavaşça sırtını sıvazladı.
   
    Adımları sonunda onları hanlar sokağına taşıdı, daha varır varmaz güçlü bir maya kokusu ile süslenen kalabalığın bağrışmaları insanı karşılıyor, hatta tokatlıyor denebilirdi. Çatıdan çatıya asılmış büyük gaz lambaları, akşam güneşine üstünlük kurarcasına sallanıyordu sakince. Türlü türlü renkli tabelalar seçiliyordu, daha en başından ta ki sokağın sonuna kadar. Nereden bakılsa Maria’nın en iç açıcı yeri olabilirdi, belki de bu kadar tıklım tıklım olmasa…
      
    Sıradan başladılar, birkaç hanı ve tavernayı soruşturmaya. Çoğunda et bitmiş, tavuk servisine başlanmıştı. Birinde ise “balık günü” yapılıyordu, kısaca malzeme sağlayan tüccarları teslimat gününü geciktirmişti. İkinci Yol için çokta şaşılır bir manzara sayılmazdı bu. Maria’nın bu bölümü ya alşimiyle ya da balıkçılıkla geçinirdi; fakat tezatlığa ironi kırmak şeklinde de kırmızı et, her zaman balıktan daha revaçtaydı. Belki, balıkçılara balık yemekten gına gelmiş olmasından kaynaklıydı sadece.
     
    Birkaçına daha gir-çık yapmalarının ardından; gitgide, sokağın sonuna yaklaştıklarını anladılar. “ Ne değerli etmiş, be arkadaş.” diye şikâyet etti İrkin; eliyle bir sonraki tavernayı işaret etti, “Gel, bide şuna soralım.”. “Tabi...” yanıtını vermesine denk gözü mor ile bezenmiş tabelaya ilişti: “Avian Bertheş”. Konuşmasına fırsat kalmadan İrkin araya girdi “ Mor tabelalıysa kesin vardır.”. Eliyle “hadi” şeklinde işaret etti İrkine doğru, o da sırıtarak yanıtladı bu mimiği. Nihayetinde tavernanın kapısını araladıklarında, muhteşem bir koku çarptı suratlarına. İkisi de başka bir yanıt aramaya gerek olmadığı kanaatine varıp, hızlıca boş buldukları bir masaya oturdular.
    
                                     ****************
    
     Karınları iyice doymuş, ağızlarında da ekşi mayanın kokusunu gezer halde buldular kendilerini. “Bugün Grup toplantısındaydım”, elinde ki içki dolu kabı kafasına dikerek, kendi lafını kesti İrkin.

Bu aradan faydalı, “Nasıl yani? Bütün takımca izinli değil miydik?”

Boş bardağı masaya vurup uzunca bir nefes verdi, “ Takım Komutanlarını çağırdılar abicim.”

“Ben de ikincil komutanım, en azından bir haberim olmaz mıydı?”

“İşte şimdi oldu, komutan muavini” diyerek gülmeye başladı. Buna biraz gücenmek istese de içi 
elvermedi, “Bir haftası kaldı sonra, görüşürüz “ dedi sadece.

İrkin yavaşça sakinleşti. Başıyla onaylayarak “Haklısın, görüşelim…”, gözlerinde uzak bir anı seçiliyor gibiydi. Fazla beklemeden ekledi, “ Önemli bir şey konuşulmadı zaten, ikincil kumandaya aktarılacak kadar.”

“Öyle diyorsan…” deyip kendi kabını başına dikti. Bardağı yerine koyduğuna, “Yarasın kardeşime. İçer miyiz birer tane daha ?” şeklinde sordu, aslında kendi içmek isteyen İrkin. O da başıyla onayladı sakince.
    
    Tesadüfün bu kadarı ki, bir garson elinde iki tas ile bitiverdi yanlarında. Bardakları önlerine koyarken kendi bardağının altına katlanmış bir peçete iliştirdi. Arkasında ki boş bir masayı işaret ederek orada oturan kadının ikramı olduğunu belirtti. Haliyle, masanın üzerinde yeller estiğini kendi de fark edince bir an duraksadı; ancak bozuntuya vermeye kalmadan yanlarından uzaklaştı. Belli ki kendi gibi İrkin de bu durumdan şüphelenmişti.
Sesinin altından “Bak bakalım peçete de ne yazıyor?”
Peçeteyi aldı masanın altında açtı, “Cebine Bak.” şeklinde mırıldandı kendi kendine. Ardından İrkin’ in cevap bekleyen bakışları altında ceketinin cebini yoklamaya koyuldu. Anahtar, istasyon, cüzdan, birde… Kâğıt mı?  Bu sefer kâğıdı çıkarıp masanın altına götürdü, açtı; ağzını da açacaktı, ancak son anda durdu. ..

“Ablanız hakkında sormak istedikleriniz olduğunu sanıyorum. Lütfen belirttiğim sokakları kullanarak benimle vakit 0300 de buluşun. Bu randevumuzun, önünüzdeki arkadaşınız başta olmak üzere, kimseyle bahsi geçmemesi gerektiğini belirtmek isterim; eğer geçer ise haberimiz olacağından, şüphe etmeyiniz. Seçim sizin… Talay Bey”
     
    “Bu isim, Talay mı? Bu isimle ona hitap eden… Bu gerçek mi? Nasıl… Daha doğrusu, kim; kim bilebilir ki bu ismi?” şeklinde başlayan düşüncelerini, İrkin’ in sabırsız sesi kesti “Ee, Ne yazıyor?”. Gözünün içine baksa da bunu İrkin’ e söylemesinin mümkün olmadığı netti. Bu sefer, sadece olmazdı… Kâğıdı sakince katladı, blöfünü yutmasını umarak, “Bunlar el kitabından kopardığım notlarım. Herhalde, bizi birileriyle karıştırdı.” deyip; hiç üslubunu bozmadan, kâğıdı katlayıp iç cebine yerleştirdi.
      
    İrkin bir süre sessizce ona baktı, sert bir sesle “Emin misin, Bel?” dedi, gün boyu sesinde dolanan esprili havadan eser yoktu. Hiç ödün vermeden sakince kafasını salladı Bel. İkisi de bir süre konuşmadı. İrkin derin bir nefes alarak “Tamam, madem…”, esprili bir sesle devam etti “Hata ya da değil, arpaların boşa gitmesine izin veremeyiz değil mi?” diye sordu. Tanıdık gelen bu sorunun üzerine Bel de biraz rahatladı. İrkin’ e, blöfünü yutturmuş olmasına imkân olmadığının farkındaydı; zaten onu neşelendirmek için geldiği belliydi, sanırsa üzerine gitmek istemiyordu. Bunu işine karışmayacağının güvencesi olarak aldı ve ağzına kadar dolu kaba uzandı. Abartılı bir sesle “Tabi!” şeklinde belirtti.
       
    Bir süre sonra tavernadan kalktılar. Vedalaşıp kendi evlerinin yollarını tuttular.
       
    Bel, odasına girdiği gibi perdeyi çekti, mumları yakıp masanın başına geçti. Notu çıkarıp tekrar okudu. Tavernada okuduklarından başka, sayfanın altında, bir dizi sokak ismi yazılı duruyordu. Hemen istasyon bloğunu çıkardı, tekrar iki tableti kurdu. Bir süre sonra paralel plakadan şehri andıran simgeler yükseldi. Sırayla sokakların isimlerini karşılaştırmaya başladı. Görünen o ki, esrarengiz kadının gelmesini istediği yer, İkinci Yol’ un öbür ucunda alakasız bir mekânda gibi gözüküyordu…
       
    “Tavernayı bırak da, ceketin içine kim koydu ki?” diye mırıldandı ayağını yere vurarak. Tabure de bir süre hareketsiz oturdu. Derince bir nefes verdi ardından. Sanırsa bunun cevabını orada karşılaşacağı kişiden alabilirdi; tabi bir kişi olmasını beklemiyordu, ama… Kaç yıl olmuştu… Sekiz mi… Yedi mi… Başını ellerinin arasına alarak tekrar iç çekti. Bu alması gereken bir riskti, en azından içinde ki rahatsızlıktan kurtulması için. Yavaşça tabureden doğrulup kılıcı eline aldı, yatağının kenarında duran bileme taşına uzandı.
      
    İstasyonun saati 0130’u gösteriyordu.      

                                                                                                                                                                Hikaye Birahanesi

Sıfır Günlüğü: Elçi -I-


    "Nereye gideceğini biliyor musun?" dedi nazik bir ses.
    "Hayır."
    "Ne yapacağını biliyor musun pekalasında?" 
    "Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim." 
    "Bilmiyorum demek için ilginç bir yol." iğneledi sesine yakışır bir alaycılıkla.
     Aslında havada asılı olan tedirginliği anlamak için deha olamaya pek gerek yoktu ancak bu noktada söylenecek pek bir şeyleri de kalmamıştı. Bir gülümseme takas ettiler birbirlerine.
     Ardından düş aleminin iplikleri kopmaya başladı zihninden, gerçekliğin halatı onu bedenine geri çekti. Gözlerini tekrar açtı yavaşça. Normalde oldukça huzurlu bulacağı bir sahne dönüyordu gözlerinin önünde. Güneş batmayayazmış; gök, ucundan kırmızı mor seçiliyor, fakat gelen ışıktan sarı kesilmiş meşe yaprakları bulutların görünmesini engelliyordu. Tabi ağaca saplanmış bir kama da cabası...
     Mayışmış gözleri, fal taşı gibi, sonuna kadar açıldı önce; sonrasını beklemeye kalmadan ayağa kalktı, sırtını ağacın gövdesine yapıştırdı. Seyrek meşelerin uzun gölgelerini gözlemeye başladı. Açıklığa baktıkça daha sert yaslanıyor, nefesi hızlanıyordu. Oradan buraya fır dönen gözleri, önünde bir şey olmadığına emin olmamıştı ki, hızlı bir hareketle ağacın arkasına göz atmaya girişti. Huzursuz tenhalık dışında eline bir şey geçmedi, yine de bir süre ileri geri yürümeye devam etti.
     Ürkek voltaları bacaklarını yorduğunda, adımları onu yerdeki kan izlerinin önüne götürdü. İçini panik sarsa da kısa sürede kendini meraka bıraktı. Yaklaşık yirmi dakikadır ağacın sol hizasında bir çizgide yürümekteydi. Adım attığında bacağının parça pinçik hale geldiğini  hissetmek yerine... Hiç bir şey hissediyordu. Yırtılmış paçasını sıyırdığında, bacağının hali gerçekte merakını doğrular nitelikte bir görüntü sundu. Derin yarık kaybolmuştu; ne bir sızı, ne bir kan lekesi, yaranın izi bile çok seçilir değildi. Paçasının ne halde olduğunu görmese, hiç yaralanmadığına ikna edebilirdi kendini. Tabi bide buraya kendini atarken geride bıraktığı kan izleri de vardı. O zaman bu... Yani... Herâlde kendini öldürmek isteyen o şey, bunu yapmadıysa... Ağaca düştü cevap arayan gözleri, ışıldayan simgeler görünürde yoktu; ancak, sıkışmış "bıçağın" sırtında bir çanta asılı duruyordu.
     Çantaya eli dokunur oldu ki bıçak yerinden çıkıp çimlerin üzerine düştü. İrkildi, bir kere daha çevresine baktı tatminsizce; meşenin uzun sık yaprakları dışında hareket eden bir şey yoktu sessiz açıklık boyunca. Eğilip düşenleri aldı, incelemeye başladı. "Bıçak", bıçak denemeyecek kadar uzunca idi, belki de bu yüzden çektiğinde çıkaramamıştı. Tümüyle çelikten daha parlak, gümüş renkli bir metalden yapılmaydı. Üzerinde bir çizik bile yoktu ancak gözü yormayan birkaç işleme ile süslenmişti taşlamaları. Sapına tutmak için beyaz bir de kumaş dolanmıştı. Çanta ise daha alışıldık bir görünümdeydi. Meşinden yapılma ve oldukça sert. Ön yüzünün kenarına doğru turkuaz renkli atlastan kalın bir şerit geçilmişti. Kenarları ise, tutarlı şekilde, sertçe keçe gibi bir kumaşla kaynaştırılmıştı. Hâliyle çantanın içine de bakmaya başladı. Bıçağın kendine yakışır sadelikte toprak rengi bir kın, eski görünümlü turkuaz-kahve bir matara...İçinde de nahoş kokulu bir içki ki içmeye cesaret edemedi. Sonunda da ketenden yapılma, boş, küçük bir bohça çıktı çantadan.
     Kını kemerinin arkasına iliştirdi. Bıçağı yavaşça yerine yerleştirdi. Çantayı ise daha da yavaşça kapattı... Çevresinde parmağını tam basamadığı bir tuhaflık vardı. Ayıldığından beri de oradaydı. Tabi iki kere ölümden dönüp, sihirli bir şekilde ölümcül düzeyde kan kaybından kurtulmuş olması veya ne kadar zamanadır güneşin batmamasıyla beslenen paranoyası ile her şey açıklanabilirdi fakat... Bu, içine terör salan soğuk bir his değildi; hatta onu tehdit etmeye niyeti olan bir şeyin varlığından bile söz edemiyordu. Sadece... sanki olmaması gereken bir şey olmuştu. Sanki... Sanki bir deprem sonrası, yıkık şehrin sokaklarında gezmek; toprağına kadar kavrulmuş bir ormanda yürümek gibiydi. İzole ediyordu insanı zamandan; günler geceler geçse bile, zayıflığının güçlü varlığı hiç geçmeyecekçesine... Nasıl bir saat sonra aynı ise bir asırda da aynı kalacakçasına. Kafası iyice ağırlaştı bu düşüncelerle, bariz şekilde buradan ayrılmak istiyordu. Bu sürede o şey, ona saldırmamıştı; sanırım şimdilik güvende olduğunu var sayabilirdi. 
      Meşeden uzaklaşmadan önce bıçağı ile bir çarpı attı gövdesine, belki yazılar onu bir daha kurtarabilirdi... Sonunda değişmemeye inat eden gün batımına doğru yürümeye başladı. Çimler sarı kesilmişti. Gölgelerin boyu değişmemişti. Gök kırmızı,mor ve sarı arasında gidip gelmekten sıkılmamıştı ama o buradan yeterince sıkılmıştı. Yaprakların koruyucu örtüsünden çıkınca resmin eksik kısmı gözleri önüne serildi. Bulutlara bir şey olmuştu, daha doğrusu içinden bir şey geçmiş denebilirdi. Oldukça da şiddetli bir şekilde yol almıştı anlaşılan. İzlediği rota boyunca çevresine saçılmış, parlak, kesikli çizgiler bırakmıştı ardında. Güya yıldızlar bir sicime geçirilmiş gibi görünüyordu. Bulutlarsa çizgilerin çevresine tutunmuştu; ne onlar hareket ediyordu, ne de "çizgiler". Gökyüzü yırtılmışa benziyordu ve de kesin bir hamleyle. Kalan izlerise, kazınan devasa geçidin ortasında iyice sıklaşıyor; yavaş yavaş açıklığın alçalan kısımına doğru sönüyordu.
       Bakışlarının iliştiği yere, ayakları yürümeye başladı. Gözlerini kırpmaya bile cüret edemiyordu. Bu huzursuzluktan uzaklaşma ümidi ise esrarengiz izler gibi, açıklığın seyrinde kaybolmuştu.

                                                                                                                                                      Hikaye Birahanesi

Taş İzi


Uzak diyarların birinde
Eğer unutulduysa ismim bugün,
Hatırlanacağı yoksa bıraktığım hiçliğin,
Yıkın adıma dikilen taşı
Hiçliğimde gidecektir ardından.
Ben unutmadan unutulacaksam eğer,
Yırtın anılarınızı,
Yakın hatıralarınızı,
Beyaz boşluk kalasıya,
Taşın izi kaybolasıya kadar.

Sözlerime karışan her kelime,
Daha içli söylenmişse eğer binlerce kere,
Anlamı olacağı yoksa bir daha söylenir ise;
Karalayın varlığımın üzerini,
Sözcüklerimde bulanacaktır siyaha.
Vaktiyle yaşadığım hayatın
Her anında yaptığım beyanlarım,
Bir şımarık çocuğun
Umutsuz çırpınışına benziyorsa eğer;
Bitirin beni, beyanlarımda bitecektir benimle.

Ben sustum diye susacaksanız eğer;
Konuştuğumda konuşmayacaksanız bir daha,
Tanıştırmayın kendinizi tekrar.
Ne hayatınızı,
Ne ailenizi,
Ne arkadaşlarınızı,
Ne derdinizi,
Ne ölümünüzü,
Ne doğumunuzu,
Alın hepsini; 
Alın benden, olmamış bilgilerinizi.
Ben de tanıştırmam kendimi bir daha.

Bedenime ruh üfleyen tanrı halen izliyorsa sizi,
Ancak konuşmak istemiyorsa siz ile,
Küsmüş sanıyorsanız nedensizce;
Yaşayın hayatınızı en aynı şekilde,
En boş şekilde.
Bırakacaktır umutlarınız yakanızı.
En karasında alın bir makası,
Parçalayın yakanızı, 
Düşürün dikilen tüm kumaşları.
Kalmayacaktır böylece ,
Elle tutulacak birşeyiniz geride.

Artık sinirlenmekten sinirleniyor,
Korkmaktan korkup,
Yorulmaktan yorulmuşsanız;
Ne üç çeyreğe bir aspirin,
Ne çekip kurtulacak bir dişin,
Sonuçta:
Silinecektir sizliğiniz,
Gidecektir hiçliğiniz,
Bitecektir sıradanlığınız,
Karalanacaktır sözleriniz,
Düşecektir yakalarınız,
Taşınızıda küskün tanrı yıkacaktır zamanla.

Hikaye Birahanesi

Yıl Sonu Şiiri


Bir yıl önce esmeye başlayan rüzgar, kesiliyor hafiften.
Artık dar sokaklarda ıslık kılığına büründüğü zamanları hatırlayan,
 Bir iki kişi kalıyor sadece.
Rüzgarın iki senedir estiğini bilen ise, unutuyor anılarını istemeden.   

Üç yıl önce başlayan yağmur, yatışıyor sessizce.
Küçük bir bahçenin üzerine çiseliyor bundan böyle;
Rüzgarın yeni, kendinin genç olduğu zamanları hatırlarken.
Aynı dört yıl önce, gökte yalnız olduğu anlarda ki gibi...

Beş yıldır havada gezinen bulutlar, ağlamayı kesiyorlar sakince.
Kıt kalan şimşekleri ellerinden kayıyor,
Bazısı saika olarak gözüküyor beriden.
Belli ki hâlâ altı yıl önce ki gibi naifler. 

Yedi yıl önce sökülen bank, hâlen alınmamış yerinden.
 Terk ettikleri kenarında, olanları izliyor ilgisizce.
Az bir rahatsızlık hissediyor,
Sekiz yıl önce oturağını kirlettikleri vakittekine benzeyen.

Dokuz yıl önce bankın önüne sinen çocuk,
Anlamsızca bakıyor alçalan basamaklara.
Diplerine attıkları boyalar düşüncelerine karışıyor.
Kaç yıldır orada dikildiğini bilemiyor ama.

On yıl önce banka oturan kız,
Yanındaki bir gölgeye bakıyor neşeyle.
Aklında, bulunduğu yerin nasıl bir anı olacağı geziyor;
Yıllar önceki hislerine, benzememesini umarken.

Bu kaybolan seneler içinde, bencilce yılgın çocuk,
Bencilce güçlü kıza bakıyor.
Kız ise yanında ki gölgeye.
Çocuk ne kızın hikayesini öğreniyor,
ne de bakışlarını alabiliyor üzerine.
Kız ise duygularını taşıyor başka şehirlere.
Yılların, günlerin, saatlerin, saniyesinde
Çocuk iniyor basamaklardan,
Kız gidiyor gölgesiyle.
Hafifçe esen yelin son demi,
getiriyor çocuğa isteği son haberi.
Artık sonunda, kimse hatırlamıyor burukça birbirini.

Hikaye Birahanesi

Tanık


     Çocuktum.

     Çocuktum ve Maria Geçidinin önüne serdikleri şehirde, ablam ile küçük bir evde yaşıyordum.O zamanlar yıkıntılar yoktu tabi yada her üç adımda bir "şu köşeden çıkan yaratıklar beni öldürecek mi?" diye de korkmazdık.Normal bir şehir vardı şu anki yıkının yerinde. Zengini ve fakiri bol karışıktı; taş yollar, devasa malikaneler yanında geçilmez ara sokaklar,yarım kalmış binalar kompozisyonu; hayatın her yolundan gelmiş birileri bulunurdu şehirde."Renkliydi" diyebiliriz. 
         
     Bizim mahalle ise ,tabi o da diyebilinirse, küçüktü; öyle şimdi ki gibi molozlardan adım atılmaz değildi ama kimse altın varaklı tavanlar atında da yaşamıyordu.İşte küçük iki katlı evimiz buradaydı.Üst katında biz yaşardık,alt katında ise ablam yaşında bir delikanlı. Mahallemizin yumak gibi sokaklarının batısına doğru bir de kule vardı. Maria'ya giden dört büyük yoldan birinin tam üstünde.Bir saat kulesi olacakmış ancak yarım bırakılmış ,tabi saati eksik. Tavanıda... Nedense geceleri hiç serseri çekmezdi ama.Muhtemelen kimse neden hala orada olduğunu bilmiyordu. Şehrin siluetinin içinde kısa ince bir çizgiydi çoğu için. "Gitmeye değmez."; birinci yol üzerinden görünmüyordu belki de...
           
     Benim zamanımın çoğu orada geçerdi.Hatta orada uyurdum bile; yatacak bir yerim olmadığından değil...Macera olsun diye. Dolayısıyla az da azar işitmedim, ama nafile ben geceyi illa orada geçirirdim.Şimdi düşündüm de çok ağrıtmışım ablamın başını...
            
     Bir de bi kız vardı... Bilirsiniz ya, çocukluk aşkı derler. Öyleydi ve maceranın da bir parçasıydı kendisi. Aslında tek arkadaşım oydu, onunki de bendim sanırım. Oraya onu görmeye giderdim, o da beni görmeye gelirdi. Yorgunluktan bayılacak kadar oynardık aramızda ,bağıra çağıra; kule de yüksekçe olduğundan bizim bağrışmalarımız çok gitmezdi sokağa yada giderdi de insanlar meyhaneden çıkmış sarhoşlar bağırıyor sanarda umursamıyor olabilirlerdi. "Günün sonunda" yarım kalmış çatıdan yıldızları izlerdik birlikte.Ardından uyurduk sarmaş dolaş. Naifçeydi, biraz "büyük" yetişkinleri taklit ederdik belki de ve saftı ama mutluydum...
                                                                 
                                 ***************
              
     Yine bir gece vakti evde değil, kulenin tepesinde oturuyordum. Havanın sıcak olduğunu hatırlıyorum; yazdı muhtemelen, oranın geceleri çok sıcak olur yazın. Fakat bu defa yalnızdım. Akşamdan beri bekliyordum fakat gümüş gözlü aşkımdan haber yok. Merak ettim haliyle, genelde akşam saatleri gelirdi; ama ne bir ses ne bir seda... Herhalde bugün gelemeyecekti yada sonunda ailesine yakalanmıştı. Ardı ardına kaç gündür geliyordu, haliyle yaz tabi iki çocuğun elinde sınırsız bir vakit...Üzülmüştüm, fakat biraz daha beklemek istedim nedense.O gelesiye kadar etrafa bakınmaya karar verdim:

Yarım yamalak taş duvarlar ortasında büyük bir dairesel boşluk,

Gıcırdayan yer tahtaları, 

Küçük bir ahşap dolap içinde de benim getirdiğim "çarşaf", onun getirdiği "yorgan", 

Dar çekmecelerde birkaç çuvaldız iğnesi, iki büyük bez, 4 çeşit iplik ;hepsi dibinde kalmış kalacak. Yeni bir şey yok evimizden aşırdıklarımız vardı. Canım iyice sıkıldı. Hava da sıcak hele gecesi daha da beter... Evime dönüp uyumaya karar verdim. Keşke vermeseydim.

Keşke...
                                                               
                                 ***************
               
     Uyandığımda hava yarım aydınlıktı. Akşam güneşi giriyordu pencereden. Hava ağırdı ama sıcaktan değil, puslu gibiydi neredeyse...Bir bağrışma duydum, gelen ses tanıdıktı:

"Ne yani, şimdi ölmeye mi gideceksin?"

"Ölmeyeceğim."

"Saçma davranıyorsun! Birbet geçidini aşan bir sürü, tanrı bilir ne olduklarını, bize doğru geliyor. Maria birliği harekete geçmeyecektir bunu sen de biliyorsun."

"Evet."

"Anlamıyor musun? Bu eski antiklerde okuduğumuz aptal efsanelerden biri değil; seni tek başına gördükleri anda lime lime edeceklerdir, şu gerzek kahramanlık fantezilerini bir kenara bırak artık!"

Sessizlik...

"Ne yapayım peki? Hı? Maria geçidini kapatacak kadar zamanları olmadıkları açık! Bir süre için bile olsa direnişle karşılaşırlarsa, en azından üçüncü yol üzerindeki tüm insanlarla birlikte Maria kapanabilir ayrıca Tunç Zırhlıların başındaki mahlukların beni ilgilendirmediğini biliyorsun, Birbet aşıldıktan sonra g*tünün üzerinde oturduklarına göre burayı ölüme terk ettikleri belli değil mi? Ben ölürsem en azından bu s*ktiğimin şehrindeki insanlar kurtulabilir, hem benim 'gerzek' fantezilerimden kurtulmuş olursun!"

Ani bir ses yükseldi...Azarlanırken hep bana atılacak diye korktuğum tokat başkasına gitmişti.

"..."

"..."

     Kapı aralandı, hemen ardından büyük bir şiddetle çarpıldı.Bir süre hiç ses gelmedi aşağıdan, yine de yerimden oynayamadığımı hatırlıyorum.Ses çıkartmaktan korkmuştum nedense.Sonrası merdiven basamaklarının gıcırtısı, ve kapımın hiç açılmadığı hızla açılışı izledi sessizliği, bu kadar büyük bir gürültüyle açılabildiğini bilmezdim...Daha da önemlisi ablamı, hiç bu kadar sinirli görmemiştim...Ağzını açtığında ağlayacağımdan emindim, çok ama çok emindim, ancak öyle olmadı:

"Zamansızlar... Birbeti aşmışlar..." dedi sakin bir sesle, titrerken...

"Çok yakın bir sürede burada olacaklar...Şimdi ablanı dinlemeni ve ablanı dinlemeni istiyorum...Geceleri hep kaçtığın saat kulesi var ya, oraya gideceksin; içeri girecek, sürgüyü çekeceksin, ardından o lanet dolabı devirecek ve ben gelene kadar sakın ama sakın oradan çıkmayacaksın!" dedi elini yüzüme koyarken...

"Anladın mı?"diye sordu bana bakarak...Beni bıraktığında "Git!" dedi. Ben de gittim... Koştum, hayatımda koşmadığım kadar hızlı koştum; kafam bomboş şekilde, aklımda koşmak dışında bir şey olmadan. Sonra vardım kuleye, dediği gibi yukarı çıktım, kapıyı açtım...
                                                       
                                 ***************
     
     Yerde biri vardı, tanıdığım biri vardı.Peki neden yerde tanıdığım biri vardı? Sırtı bana dönüktü.Yüzüne akşam güneşi vuruyordu. Sırtının gölgesine doğru uzanan, güneşin altında parlayan bir renk vardı, kırmızı bir renk...Göğsümde bir ağrı hissetmiştim.

"Hayır" diyebildim sadece sesim titreyerek.

Derin bir pençe izi bana, ben de ona bakıyordum. Gözümden bir yaş süzüldü, ardından bir tane daha, göğsümde bir acı hissetmiştim. Yanına koştum, gözleri halen açıktı...Bana baktı "Özür dilerim" dedi.Neden, özür diledi? Hayır özür dilememeliydi, hayır neden dileyebilirdi ki?.. Yaz mevsiminde bir çocuğun ne kabahati olmuş olabilirdi?

"Hayır" dedim hıçkırarak...

Zorlanarak bir nefes daha aldı, hafifçe şişti göğsü tekrar, "Abimi tanıyorsun..." dedi nefes verirken."Abimi bulmuştum..." dedi gri gözlerini kapatırken...Göğsü indi tümüyle.
                  
     Nefes alamadığımı hatırlıyorum, hiç bir şey yapamadım, sesim bile çıkmamıştı. Şimdi...İnsanlar böyle mi ölüyordu? Çocuklar da mı, böyle ölüyordu? O da mı böyle ölecekti? Hayır, o ölmüştü...O böyle ölmüştü! Onun yerine de ben ağlamıştım, ne yapsaydım bez mi bassaydım yarasına, çuvaldızla dikilir miydi pençe yarıkları? Ağabeyi mi? Ağabeyi kimdi, o dikebilirdi belki de. Ölünün yarası dikilirse ne olacaktı peki? Tabutu açık mı gömülecekti?..  
                 
     Bağırdım, sanırım... Bağıran ben miydim bilmiyorum ama bir ses vardı, yüksekti, benim sesimdi, benim boğazım acıyordu ama ben miydim bilmiyorum...Bir daha, bir daha, bir daha; sesim kısıldı ama kısılan benim sesim miydi bilmiyorum... Birkaç dakika için kainattaki bütün sesler kısıldı, sağır kaldım ancak yine ben bozamadım sessizliği, bir kükreyiş bozdu; boğuk, leş, kalleş bir kükreyiş... 
                  
     Arkamdaki koca delikten aşağı bakınca, akşam güneşinin altında, midemi kaldıran kapkara mahluklar gördüm, halka şeklinde dizilmişlerdi...O hayırsız p*ştların ortalarında hırpalanmış bir herif duruyordu. Çok seçilmiyordu hatta kendisi bile simsiyah kesilmişti neredeyse, hafif bir mavi, soluk bir de turuncu gözü alıyordu sadece...

"Abi...si..."

                                                           Hikaye Birahanesi

Çizik - Özdemir Asaf [Kıtalık#1]

Sıfır Günlüğü: Olanaksız


Durgun bir deniz, rüzgar da hafif haliyle; küçük bir kayık üzerinde tıngır mıngır gidiyordum can havliyle.Ne zaman karaya vurdum da bir ormanın içine savruldum bilinmez.Boy boy türlü türlü ağaç, ne kış ormanı ne yaz ormanı; nerede olduğunu anlamakta pek olanaksız. Aydınlık desen değil karanlık desen değil, ışıklar parlıyor gölgelerin içinde ;soluk bir mavi-yeşil arası gidip geliyor hüzmeleri hafifçe. Belli ki çok hayatı yutmuş orman varlığı boyunca, belki de ondan böyle siyaha bürünmüş yas tutarcasına.Üç adım öteni göremiyorken gideceğin yolu seçebilmek hayret verici ama eminim yakınım artık o hayırsız yere.

Gittikçe daha da derinlere, denizin sesi soldu yavaşça; bıraktı kendini derin bir sessizliğe.Ne bir uğultu, ne bir inilti sadece ayaklarımın altında ki toprağın sesi...Ara sıra yapraklar karışıyor adımlarıma,belli ki yeni düşürmüş ağaçlar çatlamıyorlar basınca.Ağacın yaş yaprak düşürdüğünü duymadım ömrümde ,bir hayvan da gelmez bu kadar derinlere...Biraz kifayetsizimdir ancak ya bir koparan geçmiş buradan zamanında yada daha da yakınım artık o hayırsız yere.

Birden bir rüzgar aldı başını beraberinde de şapkamı,balık istifi gibi ağaçların neresinden esebilirki öyle bir yel merak ederim, ormanın nefesidir belki de.Üzülmem aslında o kadar, uçan şapkam bir armağan olmasa; ama dönüp aramak şansım çok yok ;en azından son bir kez yakaladım gözümün ucuyla, hatırası kalır artık ben unutunasıya...Doğrusu artık mühim değil çünkü sonunda vardım artık o hayırsız yere.

Birkaç uzunca çalının ardında kendimi gördüm bir anda,büyük aynanın içinde bana bakıyordum öylece.Adım atınca çalıdan ileri, kaldım bir banktan beri; ayna dalgalanınca hafiften sonunda gözlerimi ayırabildim 'benden'.Bakınca çevreye şöyle  bi, bulmadım aynanın çerçevesini; ortasında süzüldüğü açıklıktan gayrı değmiyordu bir şeye.

Az bir çabayla vardım aynanın yanına, yavaşça dokununca; bir şey de ürkekçe değdi bana. 'Ben' değdi bana, ürkekçe.Şimdi ben onun, o da benim karşımda; oturduk eskimiş banka.Diplerinde bitmiş güller bir ak bir kara...Sonunda buldum kurdun ve tilkinin günahını, artık geldi 'benzeri olan hapishanedeki sahteyi' bitirmenin zamanı.Küçük cebimden çıkardım bir gümüş silah,dört siyah misket.O da çıkardı aynını.Diğerinden çıkardım biraz barut.O da çıkardı.Göz kararı,el ölçüsü doldurdum yirmilik kadar.O da doldurdu.Doğrultum silahı ona , oda bana...

İlk el,yirmilikle ateş aldı silah; tam aynanın ortasına.Teması anında şiddetle dalgalandı ayna, benim misket halen aynı yerinde onun ki ile buluştular aynanın dik ekseninde.İkimiz de bekliyoruz haliyle,oynamıyor misketler yerinden yapıştılar birbirlerine, ortalarında ki ayna dalgalanmayı kestiği halde.Madem öyle bir daha doldurduk karşılıklı, otuzluk bu sefer, tezlikle ateş aldı namlular.Sonuç aynı, misket asılı...Son çare bu sefer kırklık doldurduk,çektik tetiği bir daha ; silahı parçalayacak kadar ateş aldı ilkin ,ardından kapkara bir duman saldı görüşümü kapatan.Dağılınca sisi barutun, karşılıklı bakıştık tekrar; ne yazık, manzara tanıdık, misketler buluşmuş ortada.

Hal böyle ama gelemiyorum şöyle; ha yirmilik ha değil dibinde barut kaldı elimde.Anlaşılıyor ki misketler ne ona ulaşıyor ne de aynayı kırabiliyor.Tilkinin günahı engelliyor her şeyi. Tek yol kaldı elimde...İstiğfarın tek yolu onun sonu ise,yükledik kalanı silahın içine, son misketi koyduk yerine ;bakarken birbirimize,doğrulttuk silahı kendimize.Olacak benim ki onun finali, onun ki benim...

Sıcak namlu yaktı tenimi, onunkini de eminim.Ateş aldı bir daha silah, bu sefer tam kafama.Bir ağrı saplandı başıma, iyice derine; yavaşça yığıldık berideki bankın üzerine, gözlerim kararmadan önce gördüm bir tane...Kuyruk, sarı kuyruk gördüm bir tane...
                                                     
                                                                            Gün??
                          
                                                                    Hikaye Birahanesi           

960. Adım

956...

957...

958...

959...

960...

     "Tamam artık konuşabiliriz."dedi adam nefes nefese.Üzerinde yırtık bir gömlek atında da bir bacağı eksik eski bir pantalon vardı, ayakları çıplaktı ve sırtına eski bir fanilaya sarmış olduğu birşeyi yüklenmişti."960. adım çok önemli burada biraz dinlenmek lazım,yoksa 1183. adımda sağ ayak bileğimindeki Fibula kemiği ağrıyor sonra 1197. de ise 3.5 karıştan fazla genişlikte sol bacağımı öne atarsam sağımda ağrıyan fibula dengemi bozuyor sonra topuğumdaki calcaneusa baskı yapıyor sonra bir bakmışım ilium sakrum üzerine düşmüş ağrıdan kıçımı okşuyorum.Eğer böyle olursa 1379. adıma 3 dakika 48 saniye geç varırım ve hiç birimiz 1379. adıma geç varmak istemeyiz."dedi adam yere otururken.Sol eliyle arkasına bir şekilde iliştirdiği fanila-bohçaya uzandı, kucağına koydu.Sağ elindeki işaret parmağını açıp kapatmaya başladı, "8, 9, 10 ..." şeklinde homurdanırken. "18!" diye sesini yükseltti hemen ardından fanilanın aşınmış askılarınıdan biri tutup çekti ve simsiyah bir küpü gözler önüne serdi."Ah! nefessiz kalmış olmalısın neyse ki bugün 960. adıma 1 dakika 32 saniye erken vardık o yüzden bol bol nefeslenebilirsin." dedi küpe.Etrafına bakındı ,siyah küpe baktı ardından parmaklarıyla saymaya başladı."Manzara çok güzel, bembeyaz, muhteşem, beyaz, herşey beyaz, muazzam, bir tek gri bile yok, bem..Beyaz , beyaz , beyaz!" dedi gür bir sesle.Haklıydı gerçekten çevresinde beyazdan başka birşey yoktu, ne farklı bir renk ne bir gri gölge, her neresi ise ne kadar uzun,alçak,geniş olduğunu söylemek imkansızdı, sadece adamın küpü bu kör edici beyazlıkta bir kontrast yaratıyordu."Acaba bugün beni hangi Tanrı izliyor, Budha mı, Tengri mi, Allah mı,Zeus'tur belki de... Belki onun işi vardır Poseidon izliyordur, ama burda hiç su yokki... Evet Poseidon ne izlicek su olmayan yeri yine saçmalamaya başladım, kesin 614. adımda sol yerine sağ adımımı ilk attığım için oldu kesin! Hep 435.de adım değiştiririm ama bugün hava monolya beyazına kemik beyazı katılmış gibi göründüğü için 614'te değiştirme kararı aldım ama aslında bu gün hava kar beyazına karbonat beyazı katılmış renkte o yüzden 384. adımda adım değiştirmeliydim..."dedi adam parmaklarını halen saymaya devam ederken."Bugün yılın 296 ila 324. günü arasında bir günü olmalı, uyuduğum zaman saniye sayamadığım için bilmiyorum...Peki sen niye saymıyorsun!" diye bağırdı küpe.Parmaklarını daha hızlı açıp kapatmaya başladı.Şefkatli bir tonla "Olsun biliyorum bana dargınsın 4 gün önceki 176. adımdan dolayı, ama napayım bi anda zıplamak geldi içimden,sen de beni anlamalısın bazı ihtiyaçlarım var bir birey olarak; ama olsun seni halen seviyorum ve senden nefret de ediyorum ve seni öldürmekte istiyorum ama sen zaten yaşamıyorsun ki!" dedş coşkuyla." Biliyor musun?S en hastalıklı bir küpsün, bu beyazda hastalıklı bir beyaz ama aynı zaman da sen çokta sağlıklı bir küpsün, bu beyaz da çok sağlıklı.Griler de çok sağlıklı ama çokta hastalıklılar, duygularda öyle mesela insanların duygularıda hastalıklı düşünceleri de ama aynı zamanda duyguları çokta sağlıklı,düşünceleri de.." dedi sakin bir ses tonuyla devam etti " Mesela ben yemek yemeği çok özlüyorum, çok ta susadımda.Zemin katımda ki gereksiz pahalı kafe de ki tatlı kızın yaptığı soğuk çaydan içmek isterdim, ama dolar kurunun 3,667 olduğu bir zamanda bir bardak buzlu çaydan 10 lira 49 kuruş almak ne?Bi de hiç bi kuruşumu vermezlerdi aptallar...Bak ne kadar hastalıklı düşünceler bunlar, sen mesela hiç o kızın sol gözünün altındaki beni çekici bulmadın ama ben buldum ne kadar da hastalıklıyım. Mesela o çayın buzlarını çiğnerken dişin ağrıdı mı hayır ama benim ağrıdı ne kadar da enfekte olmuş bir duygu" diye iç çekti adam.Sağır edici sessizlikte hareketsiz oturdu saçları gereksiz şekilde uzamış olan adam, bu sefer kafasını hızlıca kaldırıp aniden yere yattı, normalde tavan olması gereken yerde bembeyaz bir boşluk vardı."Ama artık değil" dedi adam "Bak artık sen varsın bana yol gösterecek, hergün 2568 adım atmam gerektiğini nasıl bilebilirdim ki sen olmasan, hem ne kadar güzel bir beyaz manzaram da var yok benden şanslısı!" dedi sevinçle."Bir siyah bir beyaz iki sağlıklı hergele öldürdünüz hasta griyi, oh iyi oldu zaten kimin griye ihityacı var ki ama bir acı gerçek var!" şeklinde bağırdı."Siz griden nefret ettiğiniz için öldürmediniz onu, siz biribirinizden nefret ettiğiniz için öldürdünüz, çünkü siyah ve beyaz ancak gri yapar.Bir olmak istemediniz griyi öldürdünüz sonra da 'her beyaz her griyi öldürür' dedi beyaz; sende 'her siyah her griyi öldürür' dedin.İşin ironik tarafı biribirinize bu kadar katlanamıyorken işbirliği yapmış olmanız."dedi adam gülerken...Bir süre sonra konuşmaya devam etti "Ama biliyorum...Siz beni de öldüreceksiniz değil mi? Çok fazla rengim var, üstelikte gözlerim gri...Hala neden öldürmediğinizi de biliyorum aslında...Kanım, sıçrarsa kırmızısı çıkmaz üstünüzden."dedi sakalları da gereksiz şekilde uzun adam."Neyse ben çürüyene kadar çok zamanımız var, madem öyle vakit yürüme vaktidir." dedi ayakları üzerine doğrulurken...

"961..."

"962..."

"963..."

"964..."  

                                                                 Hikaye Birahanesi

Makes Hanım Şiiri (Makes Bulmak) - Her Zaman Hiç

Hikaye Adam - Deniz Türküsü - Yahya Kemal Beyatlı


Seslendirilmesinden hoşlanacağınız herhangi bir şiir veya metin varsa belirtmekten çekinmeyiniz. 

İyi Seyirler Dilerim.

Hikaye Adam