Kayıtlar

Cilt I: 587


Sarı, oturuyordu sarı dağın tepesinde.
Gözünün seçebildiği sonsuzluklara bakıyor;
Ama hiçbir şey göremiyordu neden ise.
Sarı, bakıyordu yine, yerden göğe yükselen kumların şekline.
Hepsi elmas kadar saydam, kuvars kadar tek düze
ve komşu olduklarını bildiği sonsuzluklarında göklerini taşıyorlar birlikte.

Sarı dağ sonsuz bir yurdu gölgeliyor yine,
Sonsuz sayıda, sonsuz insan
ve hepsi de sonsuz kere anlaşmışlar birbirleriyle.
Burasında her şey böyle;
Saydam gölgelere düşmüş yurtlar,
Nehir gibi akan kumlar,
Her şeyi içine alan sütunlar,
ve insanlar...

Okuduğumuzda anlaşılamayan şekilde,
615'in dilinde de yok
495'inkinde de...
Sadece bilirlerdi, her şeyi ve her kimseyi
Sonsuz sayıda sonsuz kere sonsuzluğun içinde anlaşmış insanlar.

Peki Neyi?
Sezgi, Öfke, Neşe
Buruk düşüncelerle oynaşan her köşe
ve ne birbirlerinden uzak,
ve ne de yakın;
Ancak her şey açık 
ve ancak her şey kapalı olduğunda,
Zihinlerdeki her girdap berraktı ve de tüm ayrıntılarıyla,
ve yine pusluydu bütün taşkınlıklarıyla.

Peki her kimse?
Her kimse 615'lilerdi,
Her kimse 495'lilerdi,
Ancak her kimse sadece birbirleriydi.
Çünkü sadece birbirleri için karşılıklıydı,
Diğer türlüsü ise sadece bir solukluk ateşkes.

Peki, Ama, Ancak, Sarı niye oturuyor bu tepede?

Satırlar ilerledikçe neden büzülüyor aklı,
Neden cam gibi bir sis sarıyor etrafı,
ve neden soruyor, ve kime?

615 ve 495 yanımızdalar her zaman ki gibi,
Sarı Dağ okuyanın göremeyeceği sonsuzlukları gösteriyor,
Kumlar akıyor yavaşça saydam, sabit ve göğe.
O zaman bu göremediği şey ne?

Saydam bir cam nasıl engeller görüşü,
Geçirmez mi delikli kumaş şarabı,
Akmaz mı yırtık bir duvardan hane sedası
Ve de bilinmez mi çatlaklardan damlayan suların üzerinde denizler olduğu
Varsa bilen
Varsa gören
Ve varsa o
Nasıl olmaz ki cevabı?

Yoksa,
İlk gelen  o mu buraya,
Üzerlerine saydam tahtalar çakılmış
Saydam camların önüne.

Neresi burası ve neden?
Bu çok saçma,
Bu sonsuz insanın,
Sonsuz kere,
Sonsuzluk üzerine anlaşmasından da,
Bunu anlatan satırlardan da,
Okuyan gözlerin tükenen sabrından da saçma.
Ve başta bekleyen maiçfktıah dan da.

Sanırsa Sarı dağın gölgelerinin bir yerinde,
Bir şekilde,
Görünmez taneler biçiminde,
Akıyor zihnine,
Her ne kadar
ne olduğunu
nerede olduğunu,
nasıl olduğunu
neden olduğunu
bilse de yine de...

Ve sözünün kesileceğine dair anlaştıkları
bir akıntı da katılayazıyor bu selin içine...

PKJŞJBD SONOPFJBOJ ADHSECE ŞGŞÖŞİŞJ HOJDÖEJD AFÖF BDÇD OÖFRFVKÖ.
"AŞ JO BOİOH?" ROHIFJBO PKÖŞVKÖ.
PDÖE FPO BŞÖŞVKÖ, SOHÖDÖ ÜO SOHÖDÖ ÇOÖ SDJO AFÖOÖ AFÖOÖ ŞYŞHSDJ HDVDÖHOJ BTRTJLOIOÖFJFJ GFZUFPF HDVAKIİŞR ÇDIBO "AFIİFVKÖŞİ" BFVO VDJESIEVKÖ.
ḞHFPF BO RDREÖEVKÖIDÖ, GTJHT AFÖF LOÜDAEJE AFIBFCF AFÖ PKÖŞJŞJ LOÜDAEJE DIEVKÖ ÜO BFCOÖF FPO PKÖŞPŞJŞ AFIİOBFCF AFÖ LOÜDAE ÜOÖFVKÖ.
"RFİBF JO KIDLDH?" BFVO FSOIFVKÖ HDVESPEZLD, UMZIOÖF PDÖE HDVDHIEHIDÖBDJ HDVİDVDJ PDÖEVD.
AOHIFVKÖIDÖ AFÖDZ, PDÖEJEJ UFÖBDNIDÖEJE FZIFVKÖIDÖ, UOIOJFJ BDIUDIDÖEJE UMZITVKÖIDÖ ÜO HKJŞRİDVD SOHÖDÖ ITZŞİ KIŞJLD AFÖ POP VTHPOIFVKÖ VDÜDRGD "VTLOIOÖ AOJF GDCEÖDLDHSEÖ PDJEÖEİ."
"ÜO PKJÖD?"
"PKJÖD-" BFVKÖ PDÖE ÜO DPIEJBD ITZŞİPŞZ KIDJ HKJŞRİDIDÖE AŞ POYOÖ UOÖGOHSOJ NDVIDRSEHIDÖE AFÖ UFÖBDNSDJ PMZIOÖF GEHDÖEVKÖ,"-PEJE AFIİFVKÖPŞJ..."
PKJŞJBD PDÖE PDÖE ŞYŞHŞ DÖBEJD DIEVKÖ ÜO PDVBDİ AFÖ NŞPŞ HDNIDVDJ ROYYDY SDÇSDIDÖEJ FGFJBOJ PDBOLO UMZIOÖFJFJ FGFJBO HF BKJŞH AFÖ ADHER ÜO İDS AFÖ UTITR POGFIFVKÖ.
ÜO HŞİIDÖ VŞÖBŞ UMIUOIFVKÖ,
PDÖE BDC DHEVKÖ PKJPŞZ GOÜÖOJBOJ,
İDS UTITR PFPFJ FGFJBO HDVAKIŞVKÖ,
ḞHF BKJŞH ADHER AŞIŞRŞÖHOJ
ÜO BO UMÖTJIOZ NOÖBO ÇDID AKVŞ BDIUDIDÖID KVJDREÖHOJ.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 495


587 ile 474 yanında
Uzun zamanların arasında
Ve büyükçe bir ibadethanenin ortasında,
Dört küçük yeşil göz aralandı.

İçerisine akşam ışıkları vardı,
ilk hanenin,
sonra ibadetlerinin,
sonunda gözlerin...

Gövdesinde barındığı
Kadim ağaçların ortasına kurulmuş,
Sarmaşıklarla dolanmış
ve geniş yaprakların beyaz salkımlarla örttüğü
Kumlu gökyüzü altında ki bu yerde,
Küçük yeşil dünyaya iki çocuk bahşedildi.

İlkin bir göz yaşı düştü bir kadından,
İkincisi bir adamdan
ve kalanları ise bir kaç hizmetkardan
kumların ve adamın ve kadının,
inançlarının aşkına...

Sonsuz uzakta ve yakında,
Adımlar ötesinde,
İki dağın bitişiğinde,
Eski taşlar, dallarla kurulmuş sütünlar,
Tümünü çevreleyen zümrüt surlar içinde 
bir abartılı sandalyenin gölgesi belirdi o anda.

Minik çocuklar, küçük dünyanın büyük hükümdarına kader olmuşlar,
ve sonu olamayan sayıda insanın ülkesine de varis sayılmışlardı.

Ancak henüz bu satırda başlarına yıkılmadı dünyaları.

Çatlamaya başlayan tavanları,
Dünyaya getirildikleri günün akşamında,
Sonsuz kumların ışıklarında,
Mutlu bir çiftin
ve huzurlu bir ülkenin  
düşünceleriyle birlikte
görünmez bir kusur haline geldi.

Sıvandı üzeri ikisi için aşkla,
hizmetliler için inançla,
Gelenekle kalanlar için.

İçin için belirdi hisleri,
İleriki düşüncelerin sahiplerine,
ve sınırsız kumların 2521125.'si geçti
olay ufkundan tekrar,
maiçfktıah sı serildi abeceye.

YTVTSBT EÇKCI
EORŞÇPISRIZ JĞKĞFĞ JNMULUMT UYLTYTM AIPI.
BNHUJKTPĞM ŞÇMI, JUL VÇ RUYKT ŞTMĞSŞĞ 
RNFUJ VÇ RĞHTJ GIRRÇŞIKÇP IKJ CÇDT,
EÇKÇMÇJKÇPIMÇ IJI BNHUJ CTGT JTŞĞKCĞ.

YNPEUM EOZKÇPI LUŞKU NKLTRĞ EÇPÇJÇM
JUŞKU GIZLÇŞBI...
THĞYKT ŞIŞPÇCI GIRKÇPI,
DIJIPKÇP VUPCU ATSĞMT,
CĞSĞMCT IRÇ GÜZÜMKÜ AIP LTŞÇL EÇZCI KTJIM.

N,
AIKIYNPCU,
JÇMCIMI IMZIVTYT BÇJÇMKÇPIM AIKCIJKÇPI
AIP SÇYI.
ROYKÇLÇYÇ CIKI VTPLTCĞ.
MTRĞK NKRT TMKTSĞKTHTJŞĞ.
NJUMTHTJŞĞ JTCÇPÇ ŞTGŞ JUPLUS YTZLTKTP.

ZTLTM EÇBŞ1JBÇ,
TKDTAÇ IKÇPKÇCIJBÇ,
RTŞĞPKTPT RĞPT EÇKCIJBÇ,
JĞŞTKTP JNMUSUMHT,
COJÜKÇHÇJ NKTM EOZ YTSĞ NKTHTJŞĞ,
TMHTJ VÇ TMHTJ AIP BIDŞ EOZCÇM.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 615


700 ile 587 yanında
Unuttukları uğraşların arasında
Ve büyük ifadesinin küçük kalacağı bir kalabalığın ortasında,
Bir çift göz dinlemeye çalışıyordu anlatılanları.

" Başlangıcı yaşamımızın, 
gösterdiğim şu kumlar,
taşıdıkları gökyüzü,
hepsi, 
bir maiçfktıah ile yaratıldı."
Parmağı kilitliydi havaya,
Adımları yere.

Kükredi kulaklara renk veren ateş
yaydı turuncu kokusunu tenlerine,

Devam etti:
" Unutulmayacak bir detaydır
bizim varlığımız için,
ve gerçekliği vardır 
bu sebeple her çabanın..."

Oda doldu sisli sözcüklerle
"onu tekrar yaratmaya çalışan."
Kelimeler sustu.
Hava aldı sözü bir salise kadar.
Okundu tekrar gözlere puslu bir endişe,

"Kolay mı?
Değil tabi ki de...
Hayır, hem de hiç,
düşünülemez bile kolay olduğu,
düşünmeyin sizde kolay olduğunu."

Gözlerin sahibi işitiyordu 
Sözcüklerin suretini,
Ciddiyetle bakıyordu harfler,
Her sesten telaşa ilişkin bir koku yayılıyordu.

Devam etti satırlarının seyri:
"Fakat mühim değil,
Biz anlatamayız bunu zor yada aksi şeklinde,
Verilmemiş bize bunun görüsü."

Ateşten bir kor daha düştü.

"Verilmemiş hissi,
ve kokusu,
ve tadı
ancak ki acı bir tuzu."

Abeceyle ışıldadı  kulaklara,
Turuncu koktu gözlere,
Tuzlu hissettirdi tene,
Sözcükler dolandı birbirine.

Taş gibi görünen,
Taş gibi kokan,
Taş gibi hissedilip,
Tadı rengiyle eş olan
Sütuna düştü gözler.

"Verilen ise işte bu."

VŞKŞRDİ UHÖ ÖTZEDÖ CPSH,
PCPJCÖ UŞJDLĞİJDRSĞ,
SŞÖŞLYŞ PTSŞL ENZ İĞÖOSĞ DSCRC.

DJBĞÖKDBĞ M.

PMLŞLBD VHLC DSCR İCPSH ÖTZEDÖĞL UCRJHPHLH.
"ÜCÖCYCFHKHZ UŞ."

BŞVŞJDÖĞ ŞZDLBĞ VCÖC,
ENZJCÖH VMÖŞJKŞRSŞ BHLJCKCİSCL,
İDÖRĞPĞLBDİH HPC BCÜDK CBHVMÖBŞ GDÖDÖCSJC

"DJDYDFĞLĞZ HPC İDJDL GCÖRCV."

UHSSH PNZJCÖ GĞZJĞYD,
BŞVEŞJDÖ BMJDRSĞ ÜTYŞBŞLBD
BMFÖŞJBŞ BŞVŞJDÖĞ,
AĞİDÖDKDBĞ BHJHLBCL JDİHL
"LDPĞJ"ĞLĞ.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 700 - 474


Denilirdi ki,
Irak bir köşesi varmış dünyanın.
İki tane aslı:
Birini ikisi,
İkincisini beşi sarmalarmış.

Okurlar ki,
Bu mısra sıransında anlamışlar.
Yazılanlar yalnız olan adına yazılmış.

Adı yokmuş,
Kendini üzerinde barınanlar adlandırmış.
Karşı iki kıyıda oturup,
Birine bakıp
Diğerinin suyuna gitmeyen,
Tam olduğu gibi ortada kalan,
Bir isim vermişler ona.

Deniz demişler adına.

Neden mi?
Kim bilir neden...
İsmi bu olmuş.

Bütün evreni saran
Çevrenler altında,
Sütun sütun yükselen kumlarla
Oyun tutan manzaranın azı böylece göz boyarmış.
Ola ki güzellikte birinci değil ise,
İkincilik esirgemek,
Göz zevkinden mahrum olmakmış.

Estetiğinin en ince detayı
Onun üzerinde bitip
Uçuşmayı ret eden kumlarıymış.
Havai aleme küsmüş
Bir demet ışık,
Göklerden saklanmaya çalışır gibi görünürmüş.

Onu çevreleyen sonsuz kıyılar,
Onlar üzerinde yaşayanlar,
Paylaştıkları çevrene basılmış bu gravürün
Bir armağan olduğuna inanırmış.

Bu sebeple hiç göz göze görememişler.
Onları ayıran güzelliği
Sadece çirkin cezalar 
ve karanlık yargıları uğruna aşmışlar.

Aşmışlar.
Aşıyorlar.
Aşarlar.

Kalastan yüce kadırgalar,
kalyonlar, baştardalar ile aşarlar.
Her birinin inançları ile boyanmış
Yelkenleri ışıklara aşarır.
Ağarır.
Alfabeye beş harf bırakır.
üaşut'a boyanır.

PBLÖĞJBÖĞ İH,
PMLPŞV ÜTVCÜHLC,
MJŞÖPB EHÖH GBİHK,
ETSTL EBPKB,
MLŞL ÖCLDHLC ETÖTLCYCİ.
MLŞL DNÖZTFT ÖCLDC.
MLŞL İĞÜĞPĞLĞL ÖCLDHLC.
MLJBÖĞL DNÖZTFT ÖCLDC.

ÜBJBLJBÖĞL,
YCVBJBÖĞL,
ÜBÖDĞJBÖĞL ÖCLDHLC.

UC,

TVCÖHLC BPSĞİJBÖĞ ABÖRBÇĞ Bİ İCPCL ĞRĞİJBÖ.
HİH İHRHLHL ÜTVTLC EBİĞÜMÖJBÖ.
MLJBÖ HPC EHÖEHÖJCÖHLC.
PCÜHÖJCÖHLZCL ÖCLİJCÖ CİPHİ DNVJCÖH
M İBZBÖ ÜBİĞL UC M İBZBÖ ŞVBİJBÖ İH
İCPHRKHÜMÖ EBİĞRJBÖĞLĞL AHVDHPH.
PBZCYC EBİĞÜMÖJBÖ,
PMLPŞV ŞVBİSBL,
EHÖH EHÖHLC,
ZHFCÖH ZHFCÖHLC.

İHKPC,
HPSCKHÜMÖ,
DNÖZTİJCÖH,
HİH ÜCÖHL ÇBÖIJĞ ÖCLİJH
EHÖ ECÜBVB EMÜBLKBPĞLĞ.

Hikaye Birahanesi


.mürekkep


  Selam mı denir? Merhaba mı, nasıl başlanır söze? Bilmem ki nasıl görünecek zikrettiklerim sizin göze. Ama anlatayım yine de, varsa ivediliği kelimelerin belki işlenir birilerinin zihnine. Kararsız tümcelerim içine düştüğüm tekrarı açıklamak amacıyla var oldular, ama isteğim haricinde olsa yada olmasa içlerine damlayacaktır özüm sözlerimle. Aslında dürüst olmam gerekirse, kendimi sakin... Hayır sakinim, başlamalı artık tasvire.
   Benim hayatım açık sözle bir mapus hayatıdır. Neresi bilmem burası ancak buranın içine hapsedildiğim bellidir bana. Nedenini de, pek bilmem. Aslında bilmediklerimi saymakla sürdürürsem cümlemi size de pek bir şey gösteremem. O sebeple bildiklerimden gitmeli düşüncemin çizgisi. Evet, mapus hayatı yaşıyorum şahsımın ,ve muhtemelen kimsenin, yerini öğrenemediği bir yerde. Ancak, buranın nasıl bir yer olduğunu size öğretmem mümkün. Burası bir koridor. Uzunca bir koridor. Fazla çok fazla... Sonsuzca uzunlukta bir koridor demeli en iyisi. Sol tarafı ,zımparalanmış olduğunu zannettiğim taşlardan yapılmış. Sağı daha kusurlu kesme taşlardan kurulmuş. Aralarında ki fark ise sağda bir yerler var. ''Nasıl bir yerler, derseniz?'' oldukça güzel bir soru sormuş bulunursunuz. Cevabı ise kapılar ve hücrelerdir. Hücrelerin parmaklıkları arasında kapılar olsa da, böyle ifadesi daha kolay. Çünkü her yerde kapılar olması sıkıcı... yorucu olmaya baş... Hayır, çünkü kapılar ve hücreler biraz farklı. Kapıların arkası örülmüş -zımparalı taştan örülmüş; böyle fark ettim iki duvarın farklı olduğunu- oluyor genelde. Hücreler ise her zaman, yani her zaman aynı. Ne kadar aynı? Ne kadar mı aynı? Hepsi 14'e 11 adım genişliğinde, içleri boş; yani bir metal bardak, hani o parmaklıklara sürülenlerden, hariç hiçbir şey yok içlerinde. Bunlar koridora rastgele dizililer.
  Şimdi yanlış anlamayın istisnalar vardır eminim bu anlattıklarıma ama ben uğraşmak... Hepsini inceleyemediğim için böyle aynı olduklarını varsayıyorum. Çünkü her kapı ve hücreyi incelemem bu yerin doğası sebebiyle ne olası ne de benim için güvenli. Ben burada yalnız değilim. Sanırım değilim. Evet, ben muhtemelen, burada yalnız değilim. Burada göze görünmeyen bir şeyler var. Demem o ki ''hayalet'' değiller. Onlar daha çok saydamlar. Biraz camı andırıyorlar. Emin olabilirsiniz ki koluma... Size temas edebiliyorlar. Çok arkadaşlık kurmaya yatkın değiller. Oldukça öfkeli yaratık... Varlıklar. Ama, sadece koridora çıktığınızda size saldırıyorlar. Saldırı mı? Saldırı, evet size koridora çıktığınızda müdahale ediyorlar. Hemen olmuyor ama bu müdahale, genelde sizi takip ediyorlar ilkin. Gizlenmiyorlar da, oros... Gizlenmek konusunda yetenekli değiller, genelde adım seslerinizi taklit etmeye çalışıp başarısız oluyorlar. Tabi, takip edildiğinizin farkına vardığınızı onlara hissettirmeyin. Yoksa kolunuzu kır... Yoksa üzerinize çullanabilirler. Sizi öldürmüyorlar sanırım. Ama ayıldığınızda, rastgele bir hücrenin içine kilitlemiş oluyorsunuz. Böyle olmadığında ise sizi sol duvarın üstünde konuşlanmış parmaklıklı pencerelerin ışığına kadar takip ediyorlar. Sonra da size müdahale ediyorlar, her yönden.
   Burası genelde karanlık bir yer. Karanlığın içinde bir şeyleri seçmeniz mümkün ancak, bunun gözlerim için sağlıklı... çevre görüşü için yeterli olmadığını belirtmeliyim. Asıl ışık kaynakları bahsettiğim korkuluklu pencereler. Onların ardında güneş ve gökyüzü ve bir daha sönmeyecek bir ışık... Yani bu karanlık, yete... Ama ya orası dışarısı is... Çıkmak istiy... Dışarı ışığa çı...
  Henüz pencerelerin ardında ne olduğunu gözlemleyemedim.
  İstisnalar var demiştik. İstisnalar, istisnalar, nelerdir onlar? Misal, bazen kapıların ardı boş değil. Yada boş mu? Yani kapı örülü değil. Bazen kapıların ardı zımparalanmış, ve pencerelerin ardına bakmak için tırmanması oldukça zor, olan lanet olas... taşlarla örülü değil. Ve artlarında bir oda var. Güzel bir oda sanırım. Çok hoş ve karanlık. Adımlarımla ölçecek vaktim olmadı maalesef, nedeni ise saydam peze... saydam varlıkların bu odaları bulduğunuzda oldukça sinirleniyorlar oluşu. Bu odaların içinde merdivenler bulunuyor genelde. Zirvesinde ise yine yeniden yeni bir koridora çıkıyorsunuz. Vardığımız koridor yeni mi, aşağıdaki ile aynı mı bilmiyorum ancak, bu merdivenlerden çıktığınız surette, hemen bir hücre içine girilmesi ve kapının sürgüsünün çekilmesi gerekiyor zannımca. Yapmadığınız taktirde suratsı... varlıklar sizi gerçekten öldürebilir. İçinde bulunduğum hücrenin parmaklıkları yere paralel mevkide eğrilince böyle bir kanı içerisine girdim. Beş gün sürdü, beş gün boyunca... Parmaklılara vurd... Çok fazla ses...Çok sesli, yete... Çıkmak! Çıkmak, buradan çıkmak, dışarı, dış, dış dış dış dış dı...
  Başka istisnai bir örnekte şu olabilir. Bazen, sadece dışarıdan açılabilen, hücrelere hapis olduğunuzda; yine gözle düzgün seçilmeyen bir şey hücrenizi izlemeye başlıyor. Tam da parmaklıkların önünden. Bunun şeffaf olanlarla aynı olduğunu düşünmediğim gibi, bir ruh türevi bir şey olduğuna inanmayı da ret etmiş bulundum. Sonra parmaklıkların içinden geçip kendileri yanıma oturdu. Hani evrenimizde var olan neredeyse en temel fiziksel yasalar gözlerimin önünde çiğnendiğinde daha büyük bir korku içine bürünürüm sanmıştım. Ancak pek öyle olmadı. Kendisi, bu görünmez insan, oldukça yardımcı yada öyle olduğunu tahmin ediyorum. İçinde bir hafta uykusuz kaldığınız hücrenizi açmakta yardımcı en azından. Koridora çıktığınızda bir süre size eşlikte ediyor. Biraz güvende hissedebilirsiniz kendinizi yanında, ama yakın zamanda bir pencere bulmadığınız takdirde gitti. Gitmiş oluyor yani. Yanınızda kalamadığından muhtemelen. Tabi neden kalamayabilir? İşte güzel bir soru. Neden kalabilsin ki? Değil mi ama? Neden bir sonra ki pencerede tekrar karşınıza çıkabileceğini düşünün ki? Düşünmeyelim o sebeple... Yoksa şeffaf anasının merhametinden yoksun olan varlıklar sizin bacağınıza müdahale etmeye çalışabilir.
  Şimdi şu şekilde çok iyi bir gözlemci olduğunuzu dışa vuracak bir soru sarf edebilirsiniz bana: Sen bunları nasıl yani, iletiyorum size? Kalemle efendim ve bu kesin. İşte kesin şekilde elimde bir kalemle, yazıyorum şu an. Bir kağıdın üzerine buseler konduruyorum. Ben bunları metal bardakların içinde buluyorum. Muhtemelen size de öyle denk gelecektir tahminimce. Kalemi ilkin kendimi burada bulduğumda bulmuştum. Güzel bir kalemdi, biraz eski mi? Daha çok bir antika, müzelik bir parçaya benziyor. Yanıma aldığım da iyi olmuş çünkü diğerlerinin içinde hep kağıt buluyorum. Ve hiç birinin içinde mürekkep yok... Hiç yok hem de. Bir sefer hariç yok, merdivenlerden çıktığımda bulduğum bardağın dibinde bir kısım vardı. Kapıyı kapatmak için koşunca onunda bir kısmı üzerime döküldü. Yine de bir süre daha bu sıkış... Sıkıştı... Mekanı size tasvir edebileceğim sanırım.
  Bugün çok ilginç bir hipotez kurdum. Şeffaflar yine oldukça... Biraz fazla hareketlilerdi. Boynumu hissedemedim. Şah dama... Bir şey gird... Acı, fazla acı... Ancak, bu sefer yeni bir şey kavradım. Size aktarmalı bunu, size hemen aktarmalı. Sizce de bu sülaleleri bell... Yani varlıkların bu şekilde davranmaları için bir şey olması gerekli değil mi? Yani bu her zaman ki ,koridora çıktın şimdi ölümünle yüzleş, şeklinde olan bir müdahale değildi. Bunun bir sebebi var ve o da merdivenlere yaklaşmış olamam. Bu iyi bir haber, bu muhteşem hatta. Tahmin ettiğimden daha az mürekkebimin olduğunu fark ettiğimden iyi. Belki, tekrar karşılaşabileceğim. O zaman muhteşem olur, evet o zaman olur.
 Tamam, tamam, tama. Yazmak istiy. Tamam diyorum az yazmam lazım. Uyumadım. Bayağı oldu. Hücreden daha çok oldu. Adım sesleri duyuyorum. Ama Saydamlardan gelmiyor. Yine ışıklarda saldırıyorlar ama. Neyse çabuk bulmam lazım merdivenleri. Mürekkep hala az. Buradan çıkm. .. . Merdivenler, evet bulurum yakında. Heralde, umarım.
 Dörtgün sonra buldum. Burada gün yok ama neyse. Herhalde öyle bir şey geçti. Kapıyı açtım ama Saydamlar saldırmadı. Bu sefer merdivenler çok yüksek. Uyumam lazım. Ayakta zor duruyorum. Puştlar öldürmeyecekse de burayı tırmanırken düşerim kesin. Kalem muhafazasından çatlakmış bu arada. Etrafına üzerimdekini sardım, ama. Bulacam yazı şeyini işte. Mürekkep. Yakında hücre var orada da uyuyacam. Bir daha buluşmam lazım onunla.

 çok ses var. heryerde çok ses var. geçen seferkinden çok yüksek. uyudum. uyandırdılar. hepsi vuruyor parmaklılara. mürekkepte her yere akmış. hareket ettikçe daha çok vuruyorlar. çıkamıyorum. merdivenler yan kapı gidemiyorum. çıkamıyorum. çıkamıyorum çıkamıyorum girecek. içeri gelecekler. sıçtım. bit bit ti m . parmaklık kırılacak korku yor um korkuyorum mürek kkkepte bitec

Vakit 0300



    Küçük odanın yatsıda bulduğu huzur, ince çöpün paket kâğıdına sürtünmesiyle kesiliyordu. Elleri yorulmuş, ardı ardına çıkardığı kibritler etrafa saçılmıştı. Sonunda paketi elinden fırlatıp kendini yatağın üzerine bıraktı.
    
    Üzerini değişmesi gerekiyordu, el kitabından çıkardığı notları da incelemeliydi; güneş batmıştı, ama hâlen yemekte yememişti.
“Yemek çıkaran taverna kalmış mıdır, bu saate?” şeklinde bir soru sarf etti, kendi kendine. Cevabını duvardan seken sessizlik verince, derin bir de iç çekti üzerine.

   Doğrulup kibrit kutusunu tekrar eline aldı; oldukça dikkatli şekilde çöpün mavi ucunu kâğıda yasladı ve sert bir hamle sonunda çöp alev aldı.  Ağzından bir dizi  “Sonunda, hay …” kaçtıktan sonra yaktığı mumlarla birlikte, odanın beyaz duvarları sıcak bir sarıya dönüştü. Kibriti sallayıp kilden bir çömleğin içine bıraktı.

   Üniformasını çıkarırken; heyecanın, kibrit yakamayacak kadar kafasına işlediğini sorgulamadan edemedi. Haklı sayılırdı bir hafta kalmıştı ve sonunda… Ona yetişmişti; yani mülakattan sonra, resmen yetişmiş olacaktı. Bu heyecanı mülakata hazır olmadığı için de pek değildi, çünkü hazırdı. Şu an kapıyı yere indirip, sahaya çıkarsalar; her ne kadar anadan doğmaya yakın olsa bile, bunun terfii almasına engel olamayacağı kadar hazırdı. Sadece, rahatsız hissediyordu…

   İçinde döndürdüğü monoloğunu karnı yarıda kesti. Midesi kazınıyordu.“Öğlen tayınını alsaydım keşke.” diye homurdandı. Yemek çıkaran bir yer bulmak istiyorsa daha fazla oyalanmamalıydı. Üzerine sivil kıyafetini geçirdi, mumların üzerini kapatıp, yan yana koyduğu eldivenleri ile kılıcı aldı, aceleyle dışarı çıktı.

                                     ****************

   Sabah, uyandığında güneş çoktan gökte ki yerini almıştı. Pencereden giren ışık; ıssız denebilecek odayı, sertçe aydınlatıyordu. Camın önüne yerleştirilmiş korkuluğun şeklini, uzunca işliyordu duvarlara.
   
   Birkaç kere yatağında döndükten sonra, tekrar uykuya dalmanın boş bir düş olduğunu anladı. Üşengeç bir halde doğruldu yatağından. Normalde bu kadar derin uyumazdı, daha doğrusu bu kadar uyumaya vakti olan, çok az kişi vardı Maria’nın içinde ve kendisi kesinlikle onlardan biri değildi. Bu lüks, takımların devriye değişimiyle birlikte gelen iki günlük izninin eşantiyonuydu. Biraz daha kullanmayı çok isterdi ancak; “bir uyandı mı bir daha uyuyamama” denilen, usta alşimistlerin bile çözemediğine inanılan, efsanevi bir lanete sahipti…

   Bunun düşüncesiyle gülümsedi fakat neşesi yerini hızlıca öfkeye bıraktı. Bu espriyi, o yapardı… Bazı geceler sesten uyanırdı. Onu ya kâğıtlarla uğraşırken ya da bahçedeki çalıların üzerinde manevra çalışırken bulurdu. Tabi, haliyle gecenin üçünde, neden evin ortası yazı atölyesine dönmüş diye mi sorarsın; yoksa neden arka bahçeden cambazlık sesleri yükseliyor diye mi? Gerçi fark etmez, sorduğunda hep bu cevabı verirdi.

    Ani bir hışımla üzerindeki örtüyü kenara attı. Odanın kenarında bulunan kovadan bir avuç suyu yüzüne çarptı. Yanaklarının hissiyatını kaybedecek kadar derin uyumuştu. Hafifçe yüzünü tokatladıktan sonra iyice gerindi, hızlıca üzerine bir şeyler geçirdi. Dün, geri döndüğü gibi yattığından, çıkardığı notları gözden geçirmeye vakti kalmamıştı. Üniformasının ceplerini aramaya başladı; sonunda iç cebinden küçük, siyah bir blok çıkardı.

Ha, işte.” dedi nefesinin altından.
   
     Az çabayla bloğu ortadan ikiye ayırdığında; özenle yerleştirilmiş bronz renkli iki parça, gözleri önüne serildi. Üçgene benzeyeni masanın üzerine yerleştirdi. Konmasıyla beraber masadan parçaya uzanan turuncu renkli hatlar belirdi. Bunu görünce, komut verdi.

Alanı Yarukelümen; Axi éki,Yatsı üç

Biri masaya paralel, biri dik; iki şeffaf tablet belirginleşti. Silindiri andıran diğer parçayı kalem tutarcasına eline aldı, tahta tabureyi çekip masanın önüne oturdu. Dik olan tableti eliyle sağına, masanın hemen üzerinde bulunanı ise soluna yaklaştırdı. İlk tablete ayar yaparcasına dokunduğunda, paralel plakadan bir şehrin sokaklarını andıran simgeler yükseldi.
   
     Derin bir nefes aldı, kollarını bir kez daha gerip çalışmaya başladı.
                                                              
                                     ****************
   
    Odanın içine sinen sessizliği, tahta kapıdan gelen tıklama sesleri bozdu. Gözlerini tabletten ayırıp, avuç dışıyla ovuşturdu. Duvarların rengine bakılırsa, güneş neredeyse batmak üzereydi; bu saate, kapısında kimin, ne işi olacaktı?

“Geliyorum!” diye bağırdı.

Yavaşça tabureden kalktı, uzun süredir oturduğundan bacaklarını hissetmekte zorlanıyordu. Aynı yavaşlıkta kapıya yöneldi, sürgüsünü çekip kapıyı açtı. Kulakları çınlatan bir “Hazır Ol!” emri onu karşıladı. İstemsiz bir panik içinde omuzlarını dikip boynunu kaldırdı, elini sertçe göğsüne çarptı, “Emir Edin!”.
   
    Birkaç saniye için heykeli andıran gerginliği, ona kulaktan kulağa sırıtan, pişkin bir yüzün varlığı ile eridi. ”Aferin evladım! İzninde bile… Helal olsun vallahi!”, adamın sözlerinden kinaye akıyordu. İstemeden gözlerini devirdi “Sana da merhaba, İrkin”. İrkin halen gülümseyerek “ Abiye, ne oldu?” diye sordu. Hırsla karışık bir alaycılıkla “Böyle yapınca diyesim gelmiyor.”. İrkin boynunu içeri uzattı gözü masanın üzerindeki istasyona takıldı, “Anladım… Gerginiz.” şeklinde fısıldadı ve devam etti “Hadi yemek yiyelim oğlum, etleri tükenmeden önce bulabiliriz bi yer.”. İrkin’ in bu lafı üzerine dönüp odasına baktı; uyandığından beri çalışıyordu, sanırsa yemek yemeğe çıkması sorun olmazdı. Masanın üzerindeki parçaları, hızlıca siyah bloğun içine soktu; üniformasının ceketiyle kılıcını eline aldı, “ Hadi” dedi. İrkin sokağa uzanan merdivenlere yöneldi. Kendisi de kapıya asma kilidi geçirip yanına katıldı.
   
    Ara sokaklardan çıkıp İkinci yolun üzerine çıktılar. İrkin sessizliği bozdu “Yok mu, bir hal hatır sormak?”. “Var da, ben de açım, bi yere oturunca soruşuruz, karneye bağlı değil ya muhabbet .”.İrkin gülümsedi, yavaşça sırtını sıvazladı.
   
    Adımları sonunda onları hanlar sokağına taşıdı, daha varır varmaz güçlü bir maya kokusu ile süslenen kalabalığın bağrışmaları insanı karşılıyor, hatta tokatlıyor denebilirdi. Çatıdan çatıya asılmış büyük gaz lambaları, akşam güneşine üstünlük kurarcasına sallanıyordu sakince. Türlü türlü renkli tabelalar seçiliyordu, daha en başından ta ki sokağın sonuna kadar. Nereden bakılsa Maria’nın en iç açıcı yeri olabilirdi, belki de bu kadar tıklım tıklım olmasa…
      
    Sıradan başladılar, birkaç hanı ve tavernayı soruşturmaya. Çoğunda et bitmiş, tavuk servisine başlanmıştı. Birinde ise “balık günü” yapılıyordu, kısaca malzeme sağlayan tüccarları teslimat gününü geciktirmişti. İkinci Yol için çokta şaşılır bir manzara sayılmazdı bu. Maria’nın bu bölümü ya alşimiyle ya da balıkçılıkla geçinirdi; fakat tezatlığa ironi kırmak şeklinde de kırmızı et, her zaman balıktan daha revaçtaydı. Belki, balıkçılara balık yemekten gına gelmiş olmasından kaynaklıydı sadece.
     
    Birkaçına daha gir-çık yapmalarının ardından; gitgide, sokağın sonuna yaklaştıklarını anladılar. “ Ne değerli etmiş, be arkadaş.” diye şikâyet etti İrkin; eliyle bir sonraki tavernayı işaret etti, “Gel, bide şuna soralım.”. “Tabi...” yanıtını vermesine denk gözü mor ile bezenmiş tabelaya ilişti: “Avian Bertheş”. Konuşmasına fırsat kalmadan İrkin araya girdi “ Mor tabelalıysa kesin vardır.”. Eliyle “hadi” şeklinde işaret etti İrkine doğru, o da sırıtarak yanıtladı bu mimiği. Nihayetinde tavernanın kapısını araladıklarında, muhteşem bir koku çarptı suratlarına. İkisi de başka bir yanıt aramaya gerek olmadığı kanaatine varıp, hızlıca boş buldukları bir masaya oturdular.
    
                                     ****************
    
     Karınları iyice doymuş, ağızlarında da ekşi mayanın kokusunu gezer halde buldular kendilerini. “Bugün Grup toplantısındaydım”, elinde ki içki dolu kabı kafasına dikerek, kendi lafını kesti İrkin.

Bu aradan faydalı, “Nasıl yani? Bütün takımca izinli değil miydik?”

Boş bardağı masaya vurup uzunca bir nefes verdi, “ Takım Komutanlarını çağırdılar abicim.”

“Ben de ikincil komutanım, en azından bir haberim olmaz mıydı?”

“İşte şimdi oldu, komutan muavini” diyerek gülmeye başladı. Buna biraz gücenmek istese de içi 
elvermedi, “Bir haftası kaldı sonra, görüşürüz “ dedi sadece.

İrkin yavaşça sakinleşti. Başıyla onaylayarak “Haklısın, görüşelim…”, gözlerinde uzak bir anı seçiliyor gibiydi. Fazla beklemeden ekledi, “ Önemli bir şey konuşulmadı zaten, ikincil kumandaya aktarılacak kadar.”

“Öyle diyorsan…” deyip kendi kabını başına dikti. Bardağı yerine koyduğuna, “Yarasın kardeşime. İçer miyiz birer tane daha ?” şeklinde sordu, aslında kendi içmek isteyen İrkin. O da başıyla onayladı sakince.
    
    Tesadüfün bu kadarı ki, bir garson elinde iki tas ile bitiverdi yanlarında. Bardakları önlerine koyarken kendi bardağının altına katlanmış bir peçete iliştirdi. Arkasında ki boş bir masayı işaret ederek orada oturan kadının ikramı olduğunu belirtti. Haliyle, masanın üzerinde yeller estiğini kendi de fark edince bir an duraksadı; ancak bozuntuya vermeye kalmadan yanlarından uzaklaştı. Belli ki kendi gibi İrkin de bu durumdan şüphelenmişti.
Sesinin altından “Bak bakalım peçete de ne yazıyor?”
Peçeteyi aldı masanın altında açtı, “Cebine Bak.” şeklinde mırıldandı kendi kendine. Ardından İrkin’ in cevap bekleyen bakışları altında ceketinin cebini yoklamaya koyuldu. Anahtar, istasyon, cüzdan, birde… Kâğıt mı?  Bu sefer kâğıdı çıkarıp masanın altına götürdü, açtı; ağzını da açacaktı, ancak son anda durdu. ..

“Ablanız hakkında sormak istedikleriniz olduğunu sanıyorum. Lütfen belirttiğim sokakları kullanarak benimle vakit 0300 de buluşun. Bu randevumuzun, önünüzdeki arkadaşınız başta olmak üzere, kimseyle bahsi geçmemesi gerektiğini belirtmek isterim; eğer geçer ise haberimiz olacağından, şüphe etmeyiniz. Seçim sizin… Talay Bey”
     
    “Bu isim, Talay mı? Bu isimle ona hitap eden… Bu gerçek mi? Nasıl… Daha doğrusu, kim; kim bilebilir ki bu ismi?” şeklinde başlayan düşüncelerini, İrkin’ in sabırsız sesi kesti “Ee, Ne yazıyor?”. Gözünün içine baksa da bunu İrkin’ e söylemesinin mümkün olmadığı netti. Bu sefer, sadece olmazdı… Kâğıdı sakince katladı, blöfünü yutmasını umarak, “Bunlar el kitabından kopardığım notlarım. Herhalde, bizi birileriyle karıştırdı.” deyip; hiç üslubunu bozmadan, kâğıdı katlayıp iç cebine yerleştirdi.
      
    İrkin bir süre sessizce ona baktı, sert bir sesle “Emin misin, Bel?” dedi, gün boyu sesinde dolanan esprili havadan eser yoktu. Hiç ödün vermeden sakince kafasını salladı Bel. İkisi de bir süre konuşmadı. İrkin derin bir nefes alarak “Tamam, madem…”, esprili bir sesle devam etti “Hata ya da değil, arpaların boşa gitmesine izin veremeyiz değil mi?” diye sordu. Tanıdık gelen bu sorunun üzerine Bel de biraz rahatladı. İrkin’ e, blöfünü yutturmuş olmasına imkân olmadığının farkındaydı; zaten onu neşelendirmek için geldiği belliydi, sanırsa üzerine gitmek istemiyordu. Bunu işine karışmayacağının güvencesi olarak aldı ve ağzına kadar dolu kaba uzandı. Abartılı bir sesle “Tabi!” şeklinde belirtti.
       
    Bir süre sonra tavernadan kalktılar. Vedalaşıp kendi evlerinin yollarını tuttular.
       
    Bel, odasına girdiği gibi perdeyi çekti, mumları yakıp masanın başına geçti. Notu çıkarıp tekrar okudu. Tavernada okuduklarından başka, sayfanın altında, bir dizi sokak ismi yazılı duruyordu. Hemen istasyon bloğunu çıkardı, tekrar iki tableti kurdu. Bir süre sonra paralel plakadan şehri andıran simgeler yükseldi. Sırayla sokakların isimlerini karşılaştırmaya başladı. Görünen o ki, esrarengiz kadının gelmesini istediği yer, İkinci Yol’ un öbür ucunda alakasız bir mekânda gibi gözüküyordu…
       
    “Tavernayı bırak da, ceketin içine kim koydu ki?” diye mırıldandı ayağını yere vurarak. Tabure de bir süre hareketsiz oturdu. Derince bir nefes verdi ardından. Sanırsa bunun cevabını orada karşılaşacağı kişiden alabilirdi; tabi bir kişi olmasını beklemiyordu, ama… Kaç yıl olmuştu… Sekiz mi… Yedi mi… Başını ellerinin arasına alarak tekrar iç çekti. Bu alması gereken bir riskti, en azından içinde ki rahatsızlıktan kurtulması için. Yavaşça tabureden doğrulup kılıcı eline aldı, yatağının kenarında duran bileme taşına uzandı.
      
    İstasyonun saati 0130’u gösteriyordu.      

                                                                                                                                                                Hikaye Birahanesi

Sıfır Günlüğü: Elçi -I-


    "Nereye gideceğini biliyor musun?" dedi nazik bir ses.
    "Hayır."
    "Ne yapacağını biliyor musun pekalasında?" 
    "Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim." 
    "Bilmiyorum demek için ilginç bir yol." iğneledi sesine yakışır bir alaycılıkla.
     Aslında havada asılı olan tedirginliği anlamak için deha olamaya pek gerek yoktu ancak bu noktada söylenecek pek bir şeyleri de kalmamıştı. Bir gülümseme takas ettiler birbirlerine.
     Ardından düş aleminin iplikleri kopmaya başladı zihninden, gerçekliğin halatı onu bedenine geri çekti. Gözlerini tekrar açtı yavaşça. Normalde oldukça huzurlu bulacağı bir sahne dönüyordu gözlerinin önünde. Güneş batmayayazmış; gök, ucundan kırmızı mor seçiliyor, fakat gelen ışıktan sarı kesilmiş meşe yaprakları bulutların görünmesini engelliyordu. Tabi ağaca saplanmış bir kama da cabası...
     Mayışmış gözleri, fal taşı gibi, sonuna kadar açıldı önce; sonrasını beklemeye kalmadan ayağa kalktı, sırtını ağacın gövdesine yapıştırdı. Seyrek meşelerin uzun gölgelerini gözlemeye başladı. Açıklığa baktıkça daha sert yaslanıyor, nefesi hızlanıyordu. Oradan buraya fır dönen gözleri, önünde bir şey olmadığına emin olmamıştı ki, hızlı bir hareketle ağacın arkasına göz atmaya girişti. Huzursuz tenhalık dışında eline bir şey geçmedi, yine de bir süre ileri geri yürümeye devam etti.
     Ürkek voltaları bacaklarını yorduğunda, adımları onu yerdeki kan izlerinin önüne götürdü. İçini panik sarsa da kısa sürede kendini meraka bıraktı. Yaklaşık yirmi dakikadır ağacın sol hizasında bir çizgide yürümekteydi. Adım attığında bacağının parça pinçik hale geldiğini  hissetmek yerine... Hiç bir şey hissediyordu. Yırtılmış paçasını sıyırdığında, bacağının hali gerçekte merakını doğrular nitelikte bir görüntü sundu. Derin yarık kaybolmuştu; ne bir sızı, ne bir kan lekesi, yaranın izi bile çok seçilir değildi. Paçasının ne halde olduğunu görmese, hiç yaralanmadığına ikna edebilirdi kendini. Tabi bide buraya kendini atarken geride bıraktığı kan izleri de vardı. O zaman bu... Yani... Herâlde kendini öldürmek isteyen o şey, bunu yapmadıysa... Ağaca düştü cevap arayan gözleri, ışıldayan simgeler görünürde yoktu; ancak, sıkışmış "bıçağın" sırtında bir çanta asılı duruyordu.
     Çantaya eli dokunur oldu ki bıçak yerinden çıkıp çimlerin üzerine düştü. İrkildi, bir kere daha çevresine baktı tatminsizce; meşenin uzun sık yaprakları dışında hareket eden bir şey yoktu sessiz açıklık boyunca. Eğilip düşenleri aldı, incelemeye başladı. "Bıçak", bıçak denemeyecek kadar uzunca idi, belki de bu yüzden çektiğinde çıkaramamıştı. Tümüyle çelikten daha parlak, gümüş renkli bir metalden yapılmaydı. Üzerinde bir çizik bile yoktu ancak gözü yormayan birkaç işleme ile süslenmişti taşlamaları. Sapına tutmak için beyaz bir de kumaş dolanmıştı. Çanta ise daha alışıldık bir görünümdeydi. Meşinden yapılma ve oldukça sert. Ön yüzünün kenarına doğru turkuaz renkli atlastan kalın bir şerit geçilmişti. Kenarları ise, tutarlı şekilde, sertçe keçe gibi bir kumaşla kaynaştırılmıştı. Hâliyle çantanın içine de bakmaya başladı. Bıçağın kendine yakışır sadelikte toprak rengi bir kın, eski görünümlü turkuaz-kahve bir matara...İçinde de nahoş kokulu bir içki ki içmeye cesaret edemedi. Sonunda da ketenden yapılma, boş, küçük bir bohça çıktı çantadan.
     Kını kemerinin arkasına iliştirdi. Bıçağı yavaşça yerine yerleştirdi. Çantayı ise daha da yavaşça kapattı... Çevresinde parmağını tam basamadığı bir tuhaflık vardı. Ayıldığından beri de oradaydı. Tabi iki kere ölümden dönüp, sihirli bir şekilde ölümcül düzeyde kan kaybından kurtulmuş olması veya ne kadar zamanadır güneşin batmamasıyla beslenen paranoyası ile her şey açıklanabilirdi fakat... Bu, içine terör salan soğuk bir his değildi; hatta onu tehdit etmeye niyeti olan bir şeyin varlığından bile söz edemiyordu. Sadece... sanki olmaması gereken bir şey olmuştu. Sanki... Sanki bir deprem sonrası, yıkık şehrin sokaklarında gezmek; toprağına kadar kavrulmuş bir ormanda yürümek gibiydi. İzole ediyordu insanı zamandan; günler geceler geçse bile, zayıflığının güçlü varlığı hiç geçmeyecekçesine... Nasıl bir saat sonra aynı ise bir asırda da aynı kalacakçasına. Kafası iyice ağırlaştı bu düşüncelerle, bariz şekilde buradan ayrılmak istiyordu. Bu sürede o şey, ona saldırmamıştı; sanırım şimdilik güvende olduğunu var sayabilirdi. 
      Meşeden uzaklaşmadan önce bıçağı ile bir çarpı attı gövdesine, belki yazılar onu bir daha kurtarabilirdi... Sonunda değişmemeye inat eden gün batımına doğru yürümeye başladı. Çimler sarı kesilmişti. Gölgelerin boyu değişmemişti. Gök kırmızı,mor ve sarı arasında gidip gelmekten sıkılmamıştı ama o buradan yeterince sıkılmıştı. Yaprakların koruyucu örtüsünden çıkınca resmin eksik kısmı gözleri önüne serildi. Bulutlara bir şey olmuştu, daha doğrusu içinden bir şey geçmiş denebilirdi. Oldukça da şiddetli bir şekilde yol almıştı anlaşılan. İzlediği rota boyunca çevresine saçılmış, parlak, kesikli çizgiler bırakmıştı ardında. Güya yıldızlar bir sicime geçirilmiş gibi görünüyordu. Bulutlarsa çizgilerin çevresine tutunmuştu; ne onlar hareket ediyordu, ne de "çizgiler". Gökyüzü yırtılmışa benziyordu ve de kesin bir hamleyle. Kalan izlerise, kazınan devasa geçidin ortasında iyice sıklaşıyor; yavaş yavaş açıklığın alçalan kısımına doğru sönüyordu.
       Bakışlarının iliştiği yere, ayakları yürümeye başladı. Gözlerini kırpmaya bile cüret edemiyordu. Bu huzursuzluktan uzaklaşma ümidi ise esrarengiz izler gibi, açıklığın seyrinde kaybolmuştu.

                                                                                                                                                      Hikaye Birahanesi

Taş İzi


Uzak diyarların birinde
Eğer unutulduysa ismim bugün,
Hatırlanacağı yoksa bıraktığım hiçliğin,
Yıkın adıma dikilen taşı
Hiçliğimde gidecektir ardından.
Ben unutmadan unutulacaksam eğer,
Yırtın anılarınızı,
Yakın hatıralarınızı,
Beyaz boşluk kalasıya,
Taşın izi kaybolasıya kadar.

Sözlerime karışan her kelime,
Daha içli söylenmişse eğer binlerce kere,
Anlamı olacağı yoksa bir daha söylenir ise;
Karalayın varlığımın üzerini,
Sözcüklerimde bulanacaktır siyaha.
Vaktiyle yaşadığım hayatın
Her anında yaptığım beyanlarım,
Bir şımarık çocuğun
Umutsuz çırpınışına benziyorsa eğer;
Bitirin beni, beyanlarımda bitecektir benimle.

Ben sustum diye susacaksanız eğer;
Konuştuğumda konuşmayacaksanız bir daha,
Tanıştırmayın kendinizi tekrar.
Ne hayatınızı,
Ne ailenizi,
Ne arkadaşlarınızı,
Ne derdinizi,
Ne ölümünüzü,
Ne doğumunuzu,
Alın hepsini; 
Alın benden, olmamış bilgilerinizi.
Ben de tanıştırmam kendimi bir daha.

Bedenime ruh üfleyen tanrı halen izliyorsa sizi,
Ancak konuşmak istemiyorsa siz ile,
Küsmüş sanıyorsanız nedensizce;
Yaşayın hayatınızı en aynı şekilde,
En boş şekilde.
Bırakacaktır umutlarınız yakanızı.
En karasında alın bir makası,
Parçalayın yakanızı, 
Düşürün dikilen tüm kumaşları.
Kalmayacaktır böylece ,
Elle tutulacak birşeyiniz geride.

Artık sinirlenmekten sinirleniyor,
Korkmaktan korkup,
Yorulmaktan yorulmuşsanız;
Ne üç çeyreğe bir aspirin,
Ne çekip kurtulacak bir dişin,
Sonuçta:
Silinecektir sizliğiniz,
Gidecektir hiçliğiniz,
Bitecektir sıradanlığınız,
Karalanacaktır sözleriniz,
Düşecektir yakalarınız,
Taşınızıda küskün tanrı yıkacaktır zamanla.

Hikaye Birahanesi

Yıl Sonu Şiiri


Bir yıl önce esmeye başlayan rüzgar, kesiliyor hafiften.
Artık dar sokaklarda ıslık kılığına büründüğü zamanları hatırlayan,
 Bir iki kişi kalıyor sadece.
Rüzgarın iki senedir estiğini bilen ise, unutuyor anılarını istemeden.   

Üç yıl önce başlayan yağmur, yatışıyor sessizce.
Küçük bir bahçenin üzerine çiseliyor bundan böyle;
Rüzgarın yeni, kendinin genç olduğu zamanları hatırlarken.
Aynı dört yıl önce, gökte yalnız olduğu anlarda ki gibi...

Beş yıldır havada gezinen bulutlar, ağlamayı kesiyorlar sakince.
Kıt kalan şimşekleri ellerinden kayıyor,
Bazısı saika olarak gözüküyor beriden.
Belli ki hâlâ altı yıl önce ki gibi naifler. 

Yedi yıl önce sökülen bank, hâlen alınmamış yerinden.
 Terk ettikleri kenarında, olanları izliyor ilgisizce.
Az bir rahatsızlık hissediyor,
Sekiz yıl önce oturağını kirlettikleri vakittekine benzeyen.

Dokuz yıl önce bankın önüne sinen çocuk,
Anlamsızca bakıyor alçalan basamaklara.
Diplerine attıkları boyalar düşüncelerine karışıyor.
Kaç yıldır orada dikildiğini bilemiyor ama.

On yıl önce banka oturan kız,
Yanındaki bir gölgeye bakıyor neşeyle.
Aklında, bulunduğu yerin nasıl bir anı olacağı geziyor;
Yıllar önceki hislerine, benzememesini umarken.

Bu kaybolan seneler içinde, bencilce yılgın çocuk,
Bencilce güçlü kıza bakıyor.
Kız ise yanında ki gölgeye.
Çocuk ne kızın hikayesini öğreniyor,
ne de bakışlarını alabiliyor üzerine.
Kız ise duygularını taşıyor başka şehirlere.
Yılların, günlerin, saatlerin, saniyesinde
Çocuk iniyor basamaklardan,
Kız gidiyor gölgesiyle.
Hafifçe esen yelin son demi,
getiriyor çocuğa isteği son haberi.
Artık sonunda, kimse hatırlamıyor burukça birbirini.

Hikaye Birahanesi