Kayıtlar

Sıfır Günlüğü: Elçi -V-


Bileklerinde kalan son kuvveti ona yaklaşan kişiden uzaklaşmak için kullandı. Ancak nafile, pirinç taneleri ile ölçülebilecek kadar kat ettiği uzaklık bir adım içinde kapatıldı.

“Hayır” diye geveledi düşünmeden.

“Kir” dedi ona tepeden bakan kadın. Çevresindeki beyazlık artık daha seçilir olmuştu, gürleyen ateşin içinde yürüyordu ve saçları alevler gibi beyaza boyanmıştı. Al ipekten bir kaftan giymişti, elinde ucu gümüş ateşten kesilmiş mızrağını taşıyordu. Gözle görülmez bir hamle ile ucunu göğsüne dayadı. İnanılmaz bir acıydı tenine yayılan, ilk hissinde bile olmayan gücüne rağmen yerinde hoplamasına yetmişti.

“Dur, dur, dur dur dur” bağırdı her seferinde sözcük biraz daha anlamını kaybetti. Kadının yüzünde merhamete dair bir ifade belirmedi, kaşları o kadar büyük bir öfkeyle çatılmıştı ki gördüğü şey yerde yatan biri değil, sanki kenara atılmış bir çöp parçasıydı. “Dur” kelimesini her işittiğinde olmayan sabrı daha da tükeniyor ve kehribar renkli gözleri açılıyordu.

Ne yaptığını bilmeden çaresizce bir adım daha geri sürükledi kendini. Kadın mızrağını omzunun üstüne kaldırıp gerindi, kalbinden geçen mükemmel bir çizgi seçti gözleri, kesin bir hamle ile hayatını kaybedeceğini hissetti. Ne olduğunu bile anlamadan ölecekti, adını bile bilmeden… Aklında yankılanan tek kelimelik soruyu sormak istedi ancak hissettiği dehşet buna izin vermedi. İstemsizce ellerinin kaldırmaya çalıştı, teslim olmasının hiçbir anlam ifade etmediğini bilirken.

Kadın bir adım daha attı ona doğru, büyük bir hırsla kilitlenmiş gözleri beklenmedik şekilde daha da aşağıya baktı. Şaşkınlık doldurdu ifadelerini. Biri yaşadığına şaşkındı şüphesiz, diğeri üzerine adım attığı şeyin merakına düşmüştü. Kadın yavaşça eğilip yerdeki keskiyi eline aldı. Taşlamalarındaki parlaklık iyice artmış kendisinden saçılan ateşe baş koyacak kadar dirayete ulaşmıştı.

“Bu mu, anamın armağanını savuşturan?” sordu önünde yatan adama.

O soruyu anlayamadı ilkin, ancak cayır cayır yanan ateş yüzüne doğrulunca cevap vermeye çalıştı.

“Bilmiyorum, ar-arma-armağanı” çıkardı kuru boğazından sözcükleri zorla. Kadın mızrağı biraz daha yaklaştırdı ona sordu:

“Bu mu, bunu savuşturan” dedi sert tonla.

“E-Evet, o sa-sanırım”

Kadın mızrağı çekti üstünden.  Diğer eliyle de bıçağı yoklamaya başladı. İşlemelerin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Taşlamalarında bir şey yazılıydı, harfleri tanısa bile anlamsız sözcüklere benziyordu.

“Ne yazıyor üstünde?” diye sordu adama. Bir şey diyemedi ancak cevap vermesi gerektiği barizdi.

“Bir şey mi yazıyor?” sordu, kadının ekşiyen ifadesini görünce tonunun yanlış anlaşıldığını anladı, hızlıca ekledi “Bilmiyorum, benim değil. Bir ağacın gövdesinde buldum.”

“Nasıl?”

“Saplanmıştı öyle, bilmiyorum gerçekten ne yazdığını be-”

Kadın hafifçe tebessüm etti ancak hissettiği şeyin mutluluk olmadığı belliydi. “ve inanacak mıyım sana, sen değil misin yarım gün ormandan beni gözleyen?” kadın hızlıca adamı yakasından tutup kaldırdı. “Söyle!”

Tenine yayılan bir sıcaklık vardı ancak, sinirleri etini kızartan bu ateşe tepki vermeyecek haldeydi.

“Ba-bak, buldum.” Zorla elini kaldırdı kumsalın girişinden aşağı uzanan ormanı gösterdi. “Buraya bir g-gün uzakta buldum. Sonra buraya geldim, iz-lere bakarak.”

Kadın ilkin anlamadı adamı, sonra onun arkasına bakınca hatırladı göğe sıkışmış yıldırım parçalarını. Bir daha etrafına baktı, denizin suları onları bir duvar biçiminde çevrelemiş hareketsiz duruyorlardı. Tekrar adama döndü, yüzünde gördüğü şey yalan söylemediğine onu ikna edebilirdi ancak çevresine yaydığı kiri de görebildiğinden dinlemenin ne gibi sonuçları olacağını biliyordu. Adamı yere bıraktı, tuttuğu elini turuncu bir ateş, yüzünü el yıkayan birinin tiksintiden kurtulma çabası sardı.

Çevredeki ateşler yavaş yavaş kayboldu, kadının saçları ala çalan bir renge büründü. “Gidelim madem göster.” Dedi. Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu ancak bir şey fazlaca yanlış hissettiriyordu, gerçi bunu söylemeye hakkı olmayabilirdi.

“Tamam” başını salladı hızlıca.

“Ancak yalansa…” kadının tekrar eline aldığı mızrak gümüşten bir ateşle bitti tekrar.

İkisi de konuşmadı sessiz dakika boyunca. Adamın gözlerinde bir karartı vardı halen, kadın ise pus dışında bir şey göremiyordu ona baktığında. Bir tiyatro sahnesi kuruldu o anda ve bilinmesi gereken kötü hislerinin ne olduklarını sorguladı ikisi de.

Yavaşça yerinden kalkmaya çalıştı, ancak bu mümkün gözükmüyordu.

“Bana birkaç dakika ver.” Dedi.

Kadın çömelip oturdu.

Batmayan güneş sudan duvarlar arasından geçip uzun gölgelerini buharlaşmış okyanusun bu cebinde kalan kirli camlarla pürüzlenmiş tabanına yansıttı. Uzaktan bir duman yükseliyor ve bacağı halen kanıyordu.


Gün 1 K.S.
Gün 7 

Sıfır Günlüğü: Elçi -IV-



“Bunları hatırlaman mümkün değil.” Dedi nazik ses. Biraz durgun olduğunu hissetmişti ama bir şey demedi. 

“Durgun değil sadece düşünceliyim.” elini gözün seçemeyeceği kadar ince şekilde işlenmiş bardakta gezdirdi.

“Anlaman gerekir ki bunu bir daha gerçekleştirmem mümkün değil. Göğün hali açıkça belli… O yüzden anlamalısın, hatırlamasan bile anlamalısın.”

Yutkundu, dinlemesi gerektiğini biliyordu ama her şey nasıl bulanıktı ve nasıl kesin çizgilerle ayrılmıştı. Etrafa bakmak midesini bulandırıyordu.

“ Başladı demek ki…” belirtti ses.

“ Anlamadım.” Dedi başını yerinde tutmaya çalışırken.

“ Evet, Anlamadın.” Bulanıklığın içindeki figür kafasını çevirdi. “ Nereye gideceğini biliyor musun?”

“ Hayır.” Diyebildi sadece.

Bu cevabı beğenmedi ses. Nazikliğin içinde umutsuz bir ton belirdi.

“ Gideceğin yerin neresi olacağını biliyor musun?”

“ Sanırım” dedi hafifçe.

“ Ne yapacağını biliyor musun pekalasında.”

"Sanırım... Evet diyebileceğim kadar da hayır diyebilirim." Sonunda soğuk his zirvesinden gövdesine kadar çatladı, ağlarla kaplandı zihni, saliselik bir farkındalık yaşadı ancak ne olduğunu söylemek için çok geçti. Bir saniye sonra oturduğu yerde kimse yoktu.

“Ölmemelisin.” dedi nazik ses. Ve havada asılı tedirginlik hiçbir yere dağılmadı.
………………..........

Başı ağrıyordu. Turuncuydu görüşü. Anladı ki gözlerini açamıyordu. Etrafını yokladı, kendini kaldırıp oturdu. Hafifçe araladı gözlerini, ormanı görüyordu ve uzundan içine yayılan gölgesini. Bekledi, bir şeyi, ne olduğunu bilmediği. Başının ağrısı çok keskindi, o kadar ki kendi bedeninde olmadığı hissini veriyordu ona, fakat fark etmesi mümkün değildi ağrının kendisinden dolayı. Birkaç on dakika sonra anladı ki beklediği şey sesti, hiç bir şey duyamıyordu. Bunu ona hatırlatan oynadığı çimlerin olmayan hışırtısı yada rüzgarın tenindeki gereksiz misafirliği değildi, çınlamaydı. Yüksek sesli ve istilacı çınlama. Oturduğu yerden kaldırıp dişlerini kıracak kadar sıktıran çınlama. Hayali ve gözlerini karartıp ele geçiren çınlama ve ciğerlerinin nefesten kesilmesine yol açan çınlama. 

Tekrar kendini bulduğunda ilk duyduğu şey nefes nefese kaldığı idi. Başını yokladı, alnını hissedemiyordu. Yavaşça dirseklerinin üzerinde doğruldu ve ayağa kalkmak için hazırlandı.

“Ah… Güneş” dedi gerisini getirmedi. Kafası ışıktan izlerin bittiği yere çevrildi. Yerde duran çantaya uzandı, hafifçe dengesini kaybettiğinden durmak zorunda kaldı. Kumsala baktı ve kumsalda ona; onu onaylamıyordu, o da bunu biliyordu. Doğrulup arkasına döndü orman boyunca ilerlemeye başladı.

Kafasında bir soru vardı. Cayır cayır yanıyordu zihni, ilerlediği ağaçları aleve veriyordu geçtikçe, aynı göğsünden geçen şey gibi. Ama o sözü sarf etmemesi gerekiyordu, ettiği anda üstünden denize baktığı uçurma daha da yaklaşıyordu zihni. Bu uzun ve yorucu bir düelloydu ve basit bir kelimeyi zihninde yankılandırsa bile kaybedecekti. Hangisinin daha kötü olduğunu bilmiyordu kaybettiğinde yapabileceklerimi yoksa kazandığında devam edeceği yol mu? Bunun cevabı bile kendi içinde sorulmaması gereken şeyleri getiriyordu. Ve hayatının gerçekten dogma haline dönüştüğünün farkındalığına varmadan kendini sahili sıkıştıran dönüşün üzerinde buldu. "İleride ne vardı?" Sordu zihninin içinden bir ses.

“Duman” dedi sesinin altından. Beline iliştirdiği bıçağı çıkardı yavaşça, yüzüne pürüzsüz gövdesinden yansıyan güneş düştü fakat gözlerinde bastırılmış bir karartı geziyordu.

Ormanda iki kişi bekliyordu. İkisi de farklı şekilde birbirlerinin farkına varmışlardı. Biri daha çok acı çekmişti bunu anlamak için şüphesiz. Ateşi gözlüyorlardı, birisi ona bakmamaya çalışırken. Sıkılmaya başlamıştı, farkındaydı ki bu sıkıntı oldukça ölümcül bir durumdu fakat sadece yarım günlük bir çömelme ve zihninin de bastırdığı naçizane sorunun baskısı ona başka bir seçenek bırakmıyordu. 

“Neredesin!” diye bağırdı ve birkaç saniye bekledi. Ağaçlar boyunda hiçbir hareketlenme olmadı. Bu daha rahatsız ediciydi ancak yerini belli etmiş olması muhtemel olduğundan yapacağı işten geri dönmedi. 

“Bak!” dedi. “Çıkıyorum, sende çık neyse bu işi görelim!”

Onu cevaplayan sessizlik artık aklını yitirme çizgisinde olan bir adamın sanrılarıyla konuşmasını andırıyordu. Alnını sildi, fazlaca terlemişti. Çalılardan yavaşça çıktı, sırtını ateşe vererek kumsalın ortasına yürüdü.

“Bak! Buradayım, çık neredeysen!”

Çevresine bakınıyordu halen, arkasındaki ateş gölgesini önüne düşürüyordu. Elindeki keskinin işlemelerinin derinlerinden yükselen parlaklığı görmesini engelliyordu.

Çok hızlı oldu, kısa bir anda seçildi ve gözden kayboldu. Belki o kadar sıcak olmasa fark edemeyecekti bile. Tam da kayalıkların bittiği yerden çıktı, muazzam bir ivme ile ona yaklaştı. Elini kaldırdığında ve omzunu çıkartacak kadar büyük bir güç ile yere savrulduğunda yaşıyor olması şanstan başka hiç bir şeyle açıklanamazdı. Kolunu tutup doğrulmaya ve kamanın nereye uçtuğunu anlamaya çalıştı. Bir sıcaklık daha hissetti fakat bu sefer biraz daha yakındaydı, çaresiz bir hareketle kendini yakınında bulunan bir kayanın arkasına attı. Gövdesinin biraz yanından beyaz bir çizgi belirdi ve kaya kesin bir hamle ile delindi. Bunu gördüğü anda kamaya ulaşma kaygısı daha da arttı, gözü denize takıldı, hareketsiz sular rahatsız edilmişe benziyordu, üzerlerinde beyaz çizgiyi izleyen koyu bir buhar ve bir başkasının sona erdiği yerde fark edilecek kadar büyük bir “delik” vardı. Ortasında ise gümüşi bir parlaklık. Kendini bunun ne olduğunu fark etmeye kalmaksızın sulara attı. Arkasında bir sıcaklık büyüyordu, keskinin taşlamaları çok daha parlak gözüküyordu. Bunu fark etmesi ona bir şey kazandırmadı, hayatında düzgün silah tutmamış her insan gibi bozuk bir gard aldı ve gözlerini kapattı. İliklerine kadar işleyen ince bir duyu hissetti bütün sinirleri acı ile kaplandı ve suların içine savruldu. Omuzları ağrıyordu ve bıçak yine elinden kaymışa benziyordu. Gözlerini açtı suyun altındaydı yerde yatıyordu, çevresinde kırmızı renkli kan bulutları gezinmeye başlamıştı, uyluğunun altında keskin bir ağrı hissetti, denizin tuzu bıçağın üzerine kaydığında açılan yarasına yardımcı olmuyordu. Bir an ne yapması gerektiğini unutur gibi oldu, çok su yuttuğunu hissediyordu ancak kısa bir sıcaklığın ardından birkaç metre yanına saplanan beyazlık ona her şeyi hatırlattı. Etrafındaki sular tezlikle buharlaştı. Kendini yerde yatarken buldu, gözleri değişen bağlama alışamadı, bir figür ona yaklaşıyordu kırmızılar ve parlak bir beyazlığa bürünmüştü. Elinde uzun kılıca benzeyen gümüşi bir şey taşıyordu.

Sıfır Günlüğü: Elçi -III-




    Adımlarını izliyordu ve giderek daha da ağırlaştıklarını. Kumların sürekli üzerlerinde zıpladığı ayakkabıları gri ve sarı karışımı renklere bulanmıştı. O ise birkaç saniye içinde terleyeceğini seziyordu. Ara sıra arkasına bakıyor sanki geri dönmek istermişçesine bir hamle yapmak istiyordu. Ancak hareketsiz denizin üzerine kazınmış ışıktan sütunları görünce aksine karar veriyor yürümeye devam ediyordu. Sanki bir aynayı takip eder gibiydi, kumlara eşlik eden sular hem o kadar berrak, hem de o kadar düzdü ki onlara dokunulması neredeyse bir suç olacakmış gibi hissettiriyordu. Tam da bu his zihnine salındığında tekrar döndü başı, uzaklaştığı yeşil açıklığı göklere uzatan sarp kayaların oluşturdu sete baktı bir daha, küçük çimenler ve ağaç tepelerinin siluetleri şu an düşünmek istemediği pek çok şeyden aklını çalıp geri dönmesini istediklerini söylediler ve aynaya geri baktı, yürümeye devam etti.

    Zaman hakkında bir sorun olduğunu biliyordu. Şu an zaman hakkında büyük bir sorun vardı. Çünkü düşündükleri şeyleri dün yaşamıştı. Fazlaca yorulup, kumların üzerine kendini attığında yarım günden çok daha fazladır yürüdüğü açıktı. Daha fazla yürümek istemediği ve şansına bulduğu bir patikadan içeri girdiği zaman bacaklarında karıncalar gezdiğini hissetmişti. Bir ağacın yanına yattığında uzun uzun nefes alıp vermişti. Kendinden geçtiğinde güneş halen aynı yerindeydi… Şimdi aynı ağacın önünde huzursuz bir uykudan sonra gördüğü şey aynı güneşti. Aklına bir an farklı bir şey çalındığını hissetti ve aniden ayağa kalkıp arkasındaki sık ormana döndü, güneş tam karşısında olmasına rağmen ağaçlar gölgelere bezenmişti, daha fazla bakmadı patikadan tekrar aşağıdaki kumlara indi.

    Yürüdü ve yürüdü. Sarp kayalar ve gökyüzünü yutmuş sular ona eşlik etti. Sayısız kez düşünceleri ile cambazlık yaptıktan sonra kayalık duvar sakince sulara yaklaştı ve yaklaştı, kumlar inceldi ve inceldi. Bir küçük dönüş ardından ince taneler setin hapishanesinden kurtuldu ve önüne büyük bir sahil serildi. Ardında “geceyi” geçirdiği sık orman halen devam etmekteydi. Kısa gri bir çizgi seçiliyordu ileride tam da ışıktan sicimlerin tükendiği yerde.  “Ateş” kelimeler döküldü ağzından yavaşça dumanların kaynağına yürürken.  Her adımında biraz daha açıldı gözleri, ateşin gövdesini seçtiği anda koşacak gibi görünüyordu ama ne yöne olduğunu tam kestiremediğinden hızını değiştirmiyordu. Biraz daha ve biraz daha karardı çevresi ve göz bebekleri kısıldı hafifçe, küçük bir anda dans eden havanın görüntülerini gördü. Turuncu, “altın sarısı” dedi. Fakat çok küçük bir ateşti, bu kadar duman çıkaracak kadar hacmi bile yoktu ve nasıl bu kadar parlak yanıyordu, sonunda gece getirecek kadar aydınlatıyordu etrafı ve onun dışında hiçbir şey seçilmiyordu. Gözlerine şarap gibi geliyordu, her adımında biraz daha yaklaşmak ve biraz daha yaklaşmak… “Dokunmak” dedi sesinin altından.

    Sahilin arkasındaki ormandan şehvetine düştüğü kıvılcımlar kadar parlak bir şey fırladı, ateş bir anda bembeyaz kesildi, küçük gövdesi bir tipi yeliyle boğuşuyormuş gibi gözüküyordu. Altındaki kumlar kızarıp yılan kavi çizgiler çektiler sahil boyuna, bastığı zemin kesik kesik cama dönüşüyordu, gözleri sonunda ateşten ayrıldı ancak çevresine bakacak kadar zaman bulamadı, gövdesinin yandığını hissetti ve göğsünün olması gereken yerden fazlaca parlak bir çizginin çıktığını görebildi sadece, saliseler için dünya beyaza bulandı… Yanakları kavrulmuş kumlar ve sıcak cam ile yanıyordu, artık gördüğü şeyleri algılamayacak kadar büyük bir şey hissediyordu ancak ne olduğunu bilmesi de olasılıklar içinden çıktı birkaç saniye daha içinde, belki daha iyiydi. Uzuvlarından kaybolan duyu, tenine yayılan kıpkırmızı bir sıcaklık ve gövdesinin deşik kaldığı yerden yükselen tiksinç koku, saf et ve acıyla dolu.

     Birde bastığı camları kıran adım sesleri, hayır belki kırık değildi ancak merak edebilmesi mümkün de değildi.

………………........

“ Hoş geldin.” Dedi nazik bir ses.

Bir şey diyemedi. Sadece dinledi, sesleri; bardak yada şişe, cama benzer bir ses ardından küçük bir adım tahtanın üzerinde atılan.

 “Ne içmek istersin?” diye sordu ses.

Bunun üzerine şaşırdı biraz. Zihnin duvarlarına tırmanan bir şey olduğunun farkına vardı. Sonunda gözlerini hafifçe aralamak istedi.  
“ Bilmiyorum.” Dedi. Yavaşça kesik ışıkları bulanıkça seçerken.

“ O zaman viski, gerçi bu şişeyi doldurduklarında adı o bile değildi.” Nazik sesin gülümsediği sesinden belli idi.

Birkaç pencere gördü, çok kesin şekilde seçilmiş bir odayı çok kesin bir şekilde aydınlatıyorlardı. Huzmeler sanki cetvel ile çizilmişti. Önünde biri vardı, tam karşısında idi. O kadar yakın, ancak o kadar da uzaktı ki, gölgelerin içine uzansa masaya doğru düşeceğinden korkuyordu, her iki durumda da. “Uzak değil.” 

“ Hem buradan hayli hoşlanmıştın, yanlış hatırlamıyorsam.” Diye iğneledi sesine yakışan bir alaycılıkla. “Gerçi burası çokta geri dönülecek bir yer değil. Haklısın…”

Tırmandı tırmandı, ancak farklı bir his ne olduğunu anlamasına izin vermedi onun. Bu soğuk ve yapayalnız şey her farkındalığı kıracak kadar güçlüydü.

“Korkuyorsun.”

Sıfır Günlüğü: Elçi -II-



  Bir kadın silueti seçiliyordu, uzak ve unutulmuş bir yerin uzak bir köşesinde. Şekli sabit değildi ancak, buharlı bir camdan çevreyi gözlermişçesine hareket ediyordu etrafı. Kendisi sakin adımlar atıyor ve vücudu iyice yerine konmadan yürümeye devam etmiyordu. Birden durdu kadın fakat çevresi durmadı ve duramazdı zaten. Bir ses işitti tasviri kaybolmuş olan. Elini seçilmez bir şeye daldırdı, parlak ancak saydam ve renkli renksiz, insan benzine şekil veren zihnine aşk vurduran, düşüncesine fitil olmuş olan bir şeyi yakaladı.

“Esen gidesin yavrum.”

“Neden gedeyim anam.” sordu elindeki.

“Varmak lazım yavrum.”

“Ne için anam?”

“Ya edeceksin yeniden veya güdeceksin.”

“Ben mi anam?”

“Sen değil bu sefer dik kulaklı, şekil günahlı, senin alındığın burada vurulan hazne ile kopardığı yere tutukludur o.”

Elindeki sustu bir süre söyleyemedi bir şey.

“Hatırlamak zordur, taşırken hepsinin ahını ve unuttuğun şey olacaktır ki senin soracağın. İlk var, sonrası bulunur.”

“Ana, görecek miyim seni?”

“Biz yekpare bittik, edemezsen de özlemezsin beni.”

Kadının elindeki uzun bir hal aldı, boyutları duyulara sığamayacak kadar oldu bir anda. Bütünlüğü yakacak bir alev sardı etrafı ve kesin bir hamle ile gerçekliğin içine atıldı.
.....................


   Uzundu alacağı menzil ama o bilmezdi uzunu, henüz bilmezdi. Var olalı asırlar belki binyıllar olmuştu ancak, gerçekliği sadece saniyeler ile tatmıştı. İlk önce bir şey kavradı ama ne olduğunu anlamadı. “Bir şey bir şey” dedi ismini söyleyemedi. Aklına sular geldi, adını bilmediği halde, saydam gövdelerini nasıl da büyük bir hışımla kayalara vurdukları canlandı zihninde. Beyaz köpükler doldu gözlerine, sonunda şelalenin ağzına varınca uçurum gördü yüzü. Düşüyordu, anladı o düşüyordu. Ne garipti! ne garipti düşüncesi… Genişçe demenin kifayetsiz olduğu bu karartı içinde düşüyor, her alem, her anda onu çevreliyordu; türlü kumaşlar gibi üst üste katlanıyordu izlediği görüntüler ve her birinin içinden çıkan iplikler tekrar bir düzleme geriliyordu tek bir saniye için, tezlikle yırtılıp katlanmadan önce. Bekledi ve bekledi, algısal dikiş tezgahında saniyeleri izledi. Anladı ki zaman vardı, geçiyordu ve o bekliyordu, bir şeyi bekliyordu. Ancak nasıl da saçılıyordu zaman her yöne ve her şekilde düzensiz bir biçimde. Her kumaşla birlikte farklı sekiyordu tezgâhın üstünde.  Bir anda algısal tezgah gerilmiş bir kumaşa yapıştı, sarıldı ve sevişmelerinin ardından daha aydınlık bir karartı çıktı. Zaman delice hareketini kesip doğruldu tek yöne yürümeye başladı. Garip geldi ona oldukça garip, nasıl bir düzendi bu ne farkı vardı diğer kumaşlardan anlamadı, aynı içini saran bir şeyin ne olduğunu anlamadığı gibi.

  Salise içinde yıldızlar çalındı gözüne ve bütün kütleleriyle cennetler içinde gezinen gök cisimleri. Hepsinin saran küçük iplikler kısalmıştı artık, kumaş yekpare bir hal almıştı. Binlerce ve milyonlarca şey gördü henüz bu kumaşın içinde görülmeyen ve hepsinin düşünceleri çalındı zihnine.  Karanlık ve aydınlık gibi yetersiz olan kemerin üzerine gerilmiş her türlüsü yerleşti algısına bir saniye daha içinde. Yalnız düşüyordu halen ve düşüyordu nereye olduğunu halen bilmeden. Sonunda sonsuz farklı büyüklüklerde, korkunç iştahlı olduklarını hissettiği karanlıklardan birine yöneldi menzili. Yaklaştı ve yaklaştı, büyüdü daha da içindeki bir şeyi. Sonsuz sayıda demet olmuş renk renk cisimlerden biri canlandı aklında. Saydam vücudun kayalarla vuruştuğu yere gidiyordu tam olmasa da.

  Bir küre gördü, biliyordu ki küre değildi gördüğü. Tekrar düşünceler bağırdı ona bu küreden yükselen. Fakat hiçbiri, hiçbiri farkında değildi kürelerinin üstünde gezinenin, onu gölgeleyenin. Anladı sonunda nereye gittiğini, hızlı şekilde çarptı gölgenin kaynağına. Eski bir duvardı yıktığı: kendinden, alındığı kuyudan hatta ki kumaşlardan bile eski. Zamanın rotasıyla birlikle sarhoşluk geçirip gönül eğlendirecek ve sonra da küsüp evine almayacak kadar eski. Çarptığı anda yarığın içinde bitti her düzün ve her yol; içindeki o şeyde vurdu kafasına, zihnine, algısına, aklına. Ancak söylemesi için tek bir saniye kadar daha düşmesi gerekiyordu. Düştü… Kalkmaya yeltenmeden önce kendine bir şey açıkladı. O ağlıyordu ve gülüyordu, canı acıyordu ve kızıyordu, korkmadığı için kızıyordu, özleyeceğinden korkmadığı için.  

Uyum

Her Gece Masallarını Söyler

Uyku ile sarhoş;
Açlıkla bulanıyor zihni.
Negatif uzayla sarılmış,
Duyarsız hisleri.

Renkleri aynılaşan dama taşlarına
Devamını soruş.
Gerçekten cevap almak umuduyla
Geleceksiz bekleyiş.

Merak konusu sözünün
Kırık göğün yüzüne bakan insana,
Ne oluyor çarpık uyumuna düşündüklerinin.
Fikri kadar teni de düşecek yargıya.

Boş bir tuvalken kendisi
Anlamı var mı, doldurmaya çalışmanın?
Hakkı yoktur belki,
Buraya düşünce çizgisini çekmenin. 

Tek renk ve yekpare,
Tekerrür eden sindirişleri
Beyazı, siyahı törpüler
Kalmışsa farklı renkleri.

Devamı ne kadar değerli?
Uyak kaçınca tekrardan bir kere
Yarık yerin yüzü cevap verir mi,
Tekrarları yeniden nüksederse.

Dünyasının sonunda yürütülür
Ufkunun ince çizgisi.
Ağır adımlarla yenileri alır
Fiskelerden yıprananların yerini

Saat kaçı vururda
Getirir şafak kapısına güneşi
Ne zaman olurda
Taşlar giyinir yalan renkleri.

Ay ışığı hangi vakit sökülür Zafir gökten,
ve düşer gözlerin son direnişi
Atlanır güvenliğine bilinç aşağısının.
Yok olurmuş ya sanki,
Dama tahtası,
Karışmış çizgi yumağı,
Ak siyahı;
Kara Beyazı.

İlkidir bir üçlemenin.

Cilt I: 587


Sarı, oturuyordu sarı dağın tepesinde.
Gözünün seçebildiği sonsuzluklara bakıyor;
Ama hiçbir şey göremiyordu neden ise.
Sarı, bakıyordu yine, yerden göğe yükselen kumların şekline.
Hepsi elmas kadar saydam, kuvars kadar tek düze
ve komşu olduklarını bildiği sonsuzluklarında göklerini taşıyorlar birlikte.

Sarı dağ sonsuz bir yurdu gölgeliyor yine,
Sonsuz sayıda, sonsuz insan
ve hepsi de sonsuz kere anlaşmışlar birbirleriyle.
Burasında her şey böyle;
Saydam gölgelere düşmüş yurtlar,
Nehir gibi akan kumlar,
Her şeyi içine alan sütunlar,
ve insanlar...

Okuduğumuzda anlaşılamayan şekilde,
615'in dilinde de yok
495'inkinde de...
Sadece bilirlerdi, her şeyi ve her kimseyi
Sonsuz sayıda sonsuz kere sonsuzluğun içinde anlaşmış insanlar.

Peki Neyi?
Sezgi, Öfke, Neşe
Buruk düşüncelerle oynaşan her köşe
ve ne birbirlerinden uzak,
ve ne de yakın;
Ancak her şey açık 
ve ancak her şey kapalı olduğunda,
Zihinlerdeki her girdap berraktı ve de tüm ayrıntılarıyla,
ve yine pusluydu bütün taşkınlıklarıyla.

Peki her kimse?
Her kimse 615'lilerdi,
Her kimse 495'lilerdi,
Ancak her kimse sadece birbirleriydi.
Çünkü sadece birbirleri için karşılıklıydı,
Diğer türlüsü ise sadece bir solukluk ateşkes.

Peki, Ama, Ancak, Sarı niye oturuyor bu tepede?

Satırlar ilerledikçe neden büzülüyor aklı,
Neden cam gibi bir sis sarıyor etrafı,
ve neden soruyor, ve kime?

615 ve 495 yanımızdalar her zaman ki gibi,
Sarı Dağ okuyanın göremeyeceği sonsuzlukları gösteriyor,
Kumlar akıyor yavaşça saydam, sabit ve göğe.
O zaman bu göremediği şey ne?

Saydam bir cam nasıl engeller görüşü,
Geçirmez mi delikli kumaş şarabı,
Akmaz mı yırtık bir duvardan hane sedası
Ve de bilinmez mi çatlaklardan damlayan suların üzerinde denizler olduğu
Varsa bilen
Varsa gören
Ve varsa o
Nasıl olmaz ki cevabı?

Yoksa,
İlk gelen  o mu buraya,
Üzerlerine saydam tahtalar çakılmış
Saydam camların önüne.

Neresi burası ve neden?
Bu çok saçma,
Bu sonsuz insanın,
Sonsuz kere,
Sonsuzluk üzerine anlaşmasından da,
Bunu anlatan satırlardan da,
Okuyan gözlerin tükenen sabrından da saçma.
Ve başta bekleyen maiçfktıah dan da.

Sanırsa Sarı dağın gölgelerinin bir yerinde,
Bir şekilde,
Görünmez taneler biçiminde,
Akıyor zihnine,
Her ne kadar
ne olduğunu
nerede olduğunu,
nasıl olduğunu
neden olduğunu
bilse de yine de...

Ve sözünün kesileceğine dair anlaştıkları
bir akıntı da katılayazıyor bu selin içine...

PKJŞJBD SONOPFJBOJ ADHSECE ŞGŞÖŞİŞJ HOJDÖEJD AFÖF BDÇD OÖFRFVKÖ.
"AŞ JO BOİOH?" ROHIFJBO PKÖŞVKÖ.
PDÖE FPO BŞÖŞVKÖ, SOHÖDÖ ÜO SOHÖDÖ ÇOÖ SDJO AFÖOÖ AFÖOÖ ŞYŞHSDJ HDVDÖHOJ BTRTJLOIOÖFJFJ GFZUFPF HDVAKIİŞR ÇDIBO "AFIİFVKÖŞİ" BFVO VDJESIEVKÖ.
ḞHFPF BO RDREÖEVKÖIDÖ, GTJHT AFÖF LOÜDAEJE AFIBFCF AFÖ PKÖŞJŞJ LOÜDAEJE DIEVKÖ ÜO BFCOÖF FPO PKÖŞPŞJŞ AFIİOBFCF AFÖ LOÜDAE ÜOÖFVKÖ.
"RFİBF JO KIDLDH?" BFVO FSOIFVKÖ HDVESPEZLD, UMZIOÖF PDÖE HDVDHIEHIDÖBDJ HDVİDVDJ PDÖEVD.
AOHIFVKÖIDÖ AFÖDZ, PDÖEJEJ UFÖBDNIDÖEJE FZIFVKÖIDÖ, UOIOJFJ BDIUDIDÖEJE UMZITVKÖIDÖ ÜO HKJŞRİDVD SOHÖDÖ ITZŞİ KIŞJLD AFÖ POP VTHPOIFVKÖ VDÜDRGD "VTLOIOÖ AOJF GDCEÖDLDHSEÖ PDJEÖEİ."
"ÜO PKJÖD?"
"PKJÖD-" BFVKÖ PDÖE ÜO DPIEJBD ITZŞİPŞZ KIDJ HKJŞRİDIDÖE AŞ POYOÖ UOÖGOHSOJ NDVIDRSEHIDÖE AFÖ UFÖBDNSDJ PMZIOÖF GEHDÖEVKÖ,"-PEJE AFIİFVKÖPŞJ..."
PKJŞJBD PDÖE PDÖE ŞYŞHŞ DÖBEJD DIEVKÖ ÜO PDVBDİ AFÖ NŞPŞ HDNIDVDJ ROYYDY SDÇSDIDÖEJ FGFJBOJ PDBOLO UMZIOÖFJFJ FGFJBO HF BKJŞH AFÖ ADHER ÜO İDS AFÖ UTITR POGFIFVKÖ.
ÜO HŞİIDÖ VŞÖBŞ UMIUOIFVKÖ,
PDÖE BDC DHEVKÖ PKJPŞZ GOÜÖOJBOJ,
İDS UTITR PFPFJ FGFJBO HDVAKIŞVKÖ,
ḞHF BKJŞH ADHER AŞIŞRŞÖHOJ
ÜO BO UMÖTJIOZ NOÖBO ÇDID AKVŞ BDIUDIDÖID KVJDREÖHOJ.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 495


587 ile 474 yanında
Uzun zamanların arasında
Ve büyükçe bir ibadethanenin ortasında,
Dört küçük yeşil göz aralandı.

İçerisine akşam ışıkları vardı,
ilk hanenin,
sonra ibadetlerinin,
sonunda gözlerin...

Gövdesinde barındığı
Kadim ağaçların ortasına kurulmuş,
Sarmaşıklarla dolanmış
ve geniş yaprakların beyaz salkımlarla örttüğü
Kumlu gökyüzü altında ki bu yerde,
Küçük yeşil dünyaya iki çocuk bahşedildi.

İlkin bir göz yaşı düştü bir kadından,
İkincisi bir adamdan
ve kalanları ise bir kaç hizmetkardan
kumların ve adamın ve kadının,
inançlarının aşkına...

Sonsuz uzakta ve yakında,
Adımlar ötesinde,
İki dağın bitişiğinde,
Eski taşlar, dallarla kurulmuş sütünlar,
Tümünü çevreleyen zümrüt surlar içinde 
bir abartılı sandalyenin gölgesi belirdi o anda.

Minik çocuklar, küçük dünyanın büyük hükümdarına kader olmuşlar,
ve sonu olamayan sayıda insanın ülkesine de varis sayılmışlardı.

Ancak henüz bu satırda başlarına yıkılmadı dünyaları.

Çatlamaya başlayan tavanları,
Dünyaya getirildikleri günün akşamında,
Sonsuz kumların ışıklarında,
Mutlu bir çiftin
ve huzurlu bir ülkenin  
düşünceleriyle birlikte
görünmez bir kusur haline geldi.

Sıvandı üzeri ikisi için aşkla,
hizmetliler için inançla,
Gelenekle kalanlar için.

İçin için belirdi hisleri,
İleriki düşüncelerin sahiplerine,
ve sınırsız kumların 2521125.'si geçti
olay ufkundan tekrar,
maiçfktıah sı serildi abeceye.

YTVTSBT EÇKCI
EORŞÇPISRIZ JĞKĞFĞ JNMULUMT UYLTYTM AIPI.
BNHUJKTPĞM ŞÇMI, JUL VÇ RUYKT ŞTMĞSŞĞ 
RNFUJ VÇ RĞHTJ GIRRÇŞIKÇP IKJ CÇDT,
EÇKÇMÇJKÇPIMÇ IJI BNHUJ CTGT JTŞĞKCĞ.

YNPEUM EOZKÇPI LUŞKU NKLTRĞ EÇPÇJÇM
JUŞKU GIZLÇŞBI...
THĞYKT ŞIŞPÇCI GIRKÇPI,
DIJIPKÇP VUPCU ATSĞMT,
CĞSĞMCT IRÇ GÜZÜMKÜ AIP LTŞÇL EÇZCI KTJIM.

N,
AIKIYNPCU,
JÇMCIMI IMZIVTYT BÇJÇMKÇPIM AIKCIJKÇPI
AIP SÇYI.
ROYKÇLÇYÇ CIKI VTPLTCĞ.
MTRĞK NKRT TMKTSĞKTHTJŞĞ.
NJUMTHTJŞĞ JTCÇPÇ ŞTGŞ JUPLUS YTZLTKTP.

ZTLTM EÇBŞ1JBÇ,
TKDTAÇ IKÇPKÇCIJBÇ,
RTŞĞPKTPT RĞPT EÇKCIJBÇ,
JĞŞTKTP JNMUSUMHT,
COJÜKÇHÇJ NKTM EOZ YTSĞ NKTHTJŞĞ,
TMHTJ VÇ TMHTJ AIP BIDŞ EOZCÇM.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 615


700 ile 587 yanında
Unuttukları uğraşların arasında
Ve büyük ifadesinin küçük kalacağı bir kalabalığın ortasında,
Bir çift göz dinlemeye çalışıyordu anlatılanları.

" Başlangıcı yaşamımızın, 
gösterdiğim şu kumlar,
taşıdıkları gökyüzü,
hepsi, 
bir maiçfktıah ile yaratıldı."
Parmağı kilitliydi havaya,
Adımları yere.

Kükredi kulaklara renk veren ateş
yaydı turuncu kokusunu tenlerine,

Devam etti:
" Unutulmayacak bir detaydır
bizim varlığımız için,
ve gerçekliği vardır 
bu sebeple her çabanın..."

Oda doldu sisli sözcüklerle
"onu tekrar yaratmaya çalışan."
Kelimeler sustu.
Hava aldı sözü bir salise kadar.
Okundu tekrar gözlere puslu bir endişe,

"Kolay mı?
Değil tabi ki de...
Hayır, hem de hiç,
düşünülemez bile kolay olduğu,
düşünmeyin sizde kolay olduğunu."

Gözlerin sahibi işitiyordu 
Sözcüklerin suretini,
Ciddiyetle bakıyordu harfler,
Her sesten telaşa ilişkin bir koku yayılıyordu.

Devam etti satırlarının seyri:
"Fakat mühim değil,
Biz anlatamayız bunu zor yada aksi şeklinde,
Verilmemiş bize bunun görüsü."

Ateşten bir kor daha düştü.

"Verilmemiş hissi,
ve kokusu,
ve tadı
ancak ki acı bir tuzu."

Abeceyle ışıldadı  kulaklara,
Turuncu koktu gözlere,
Tuzlu hissettirdi tene,
Sözcükler dolandı birbirine.

Taş gibi görünen,
Taş gibi kokan,
Taş gibi hissedilip,
Tadı rengiyle eş olan
Sütuna düştü gözler.

"Verilen ise işte bu."

VŞKŞRDİ UHÖ ÖTZEDÖ CPSH,
PCPJCÖ UŞJDLĞİJDRSĞ,
SŞÖŞLYŞ PTSŞL ENZ İĞÖOSĞ DSCRC.

DJBĞÖKDBĞ M.

PMLŞLBD VHLC DSCR İCPSH ÖTZEDÖĞL UCRJHPHLH.
"ÜCÖCYCFHKHZ UŞ."

BŞVŞJDÖĞ ŞZDLBĞ VCÖC,
ENZJCÖH VMÖŞJKŞRSŞ BHLJCKCİSCL,
İDÖRĞPĞLBDİH HPC BCÜDK CBHVMÖBŞ GDÖDÖCSJC

"DJDYDFĞLĞZ HPC İDJDL GCÖRCV."

UHSSH PNZJCÖ GĞZJĞYD,
BŞVEŞJDÖ BMJDRSĞ ÜTYŞBŞLBD
BMFÖŞJBŞ BŞVŞJDÖĞ,
AĞİDÖDKDBĞ BHJHLBCL JDİHL
"LDPĞJ"ĞLĞ.

Hikaye Birahanesi

Cilt I: 700 - 474


Denilirdi ki,
Irak bir köşesi varmış dünyanın.
İki tane aslı:
Birini ikisi,
İkincisini beşi sarmalarmış.

Okurlar ki,
Bu mısra sıransında anlamışlar.
Yazılanlar yalnız olan adına yazılmış.

Adı yokmuş,
Kendini üzerinde barınanlar adlandırmış.
Karşı iki kıyıda oturup,
Birine bakıp
Diğerinin suyuna gitmeyen,
Tam olduğu gibi ortada kalan,
Bir isim vermişler ona.

Deniz demişler adına.

Neden mi?
Kim bilir neden...
İsmi bu olmuş.

Bütün evreni saran
Çevrenler altında,
Sütun sütun yükselen kumlarla
Oyun tutan manzaranın azı böylece göz boyarmış.
Ola ki güzellikte birinci değil ise,
İkincilik esirgemek,
Göz zevkinden mahrum olmakmış.

Estetiğinin en ince detayı
Onun üzerinde bitip
Uçuşmayı ret eden kumlarıymış.
Havai aleme küsmüş
Bir demet ışık,
Göklerden saklanmaya çalışır gibi görünürmüş.

Onu çevreleyen sonsuz kıyılar,
Onlar üzerinde yaşayanlar,
Paylaştıkları çevrene basılmış bu gravürün
Bir armağan olduğuna inanırmış.

Bu sebeple hiç göz göze görememişler.
Onları ayıran güzelliği
Sadece çirkin cezalar 
ve karanlık yargıları uğruna aşmışlar.

Aşmışlar.
Aşıyorlar.
Aşarlar.

Kalastan yüce kadırgalar,
kalyonlar, baştardalar ile aşarlar.
Her birinin inançları ile boyanmış
Yelkenleri ışıklara aşarır.
Ağarır.
Alfabeye beş harf bırakır.
üaşut'a boyanır.

PBLÖĞJBÖĞ İH,
PMLPŞV ÜTVCÜHLC,
MJŞÖPB EHÖH GBİHK,
ETSTL EBPKB,
MLŞL ÖCLDHLC ETÖTLCYCİ.
MLŞL DNÖZTFT ÖCLDC.
MLŞL İĞÜĞPĞLĞL ÖCLDHLC.
MLJBÖĞL DNÖZTFT ÖCLDC.

ÜBJBLJBÖĞL,
YCVBJBÖĞL,
ÜBÖDĞJBÖĞL ÖCLDHLC.

UC,

TVCÖHLC BPSĞİJBÖĞ ABÖRBÇĞ Bİ İCPCL ĞRĞİJBÖ.
HİH İHRHLHL ÜTVTLC EBİĞÜMÖJBÖ.
MLJBÖ HPC EHÖEHÖJCÖHLC.
PCÜHÖJCÖHLZCL ÖCLİJCÖ CİPHİ DNVJCÖH
M İBZBÖ ÜBİĞL UC M İBZBÖ ŞVBİJBÖ İH
İCPHRKHÜMÖ EBİĞRJBÖĞLĞL AHVDHPH.
PBZCYC EBİĞÜMÖJBÖ,
PMLPŞV ŞVBİSBL,
EHÖH EHÖHLC,
ZHFCÖH ZHFCÖHLC.

İHKPC,
HPSCKHÜMÖ,
DNÖZTİJCÖH,
HİH ÜCÖHL ÇBÖIJĞ ÖCLİJH
EHÖ ECÜBVB EMÜBLKBPĞLĞ.

Hikaye Birahanesi


.mürekkep


  Selam mı denir? Merhaba mı, nasıl başlanır söze? Bilmem ki nasıl görünecek zikrettiklerim sizin göze. Ama anlatayım yine de, varsa ivediliği kelimelerin belki işlenir birilerinin zihnine. Kararsız tümcelerim içine düştüğüm tekrarı açıklamak amacıyla var oldular, ama isteğim haricinde olsa yada olmasa içlerine damlayacaktır özüm sözlerimle. Aslında dürüst olmam gerekirse, kendimi sakin... Hayır sakinim, başlamalı artık tasvire.
   Benim hayatım açık sözle bir mapus hayatıdır. Neresi bilmem burası ancak buranın içine hapsedildiğim bellidir bana. Nedenini de, pek bilmem. Aslında bilmediklerimi saymakla sürdürürsem cümlemi size de pek bir şey gösteremem. O sebeple bildiklerimden gitmeli düşüncemin çizgisi. Evet, mapus hayatı yaşıyorum şahsımın ,ve muhtemelen kimsenin, yerini öğrenemediği bir yerde. Ancak, buranın nasıl bir yer olduğunu size öğretmem mümkün. Burası bir koridor. Uzunca bir koridor. Fazla çok fazla... Sonsuzca uzunlukta bir koridor demeli en iyisi. Sol tarafı ,zımparalanmış olduğunu zannettiğim taşlardan yapılmış. Sağı daha kusurlu kesme taşlardan kurulmuş. Aralarında ki fark ise sağda bir yerler var. ''Nasıl bir yerler, derseniz?'' oldukça güzel bir soru sormuş bulunursunuz. Cevabı ise kapılar ve hücrelerdir. Hücrelerin parmaklıkları arasında kapılar olsa da, böyle ifadesi daha kolay. Çünkü her yerde kapılar olması sıkıcı... yorucu olmaya baş... Hayır, çünkü kapılar ve hücreler biraz farklı. Kapıların arkası örülmüş -zımparalı taştan örülmüş; böyle fark ettim iki duvarın farklı olduğunu- oluyor genelde. Hücreler ise her zaman, yani her zaman aynı. Ne kadar aynı? Ne kadar mı aynı? Hepsi 14'e 11 adım genişliğinde, içleri boş; yani bir metal bardak, hani o parmaklıklara sürülenlerden, hariç hiçbir şey yok içlerinde. Bunlar koridora rastgele dizililer.
  Şimdi yanlış anlamayın istisnalar vardır eminim bu anlattıklarıma ama ben uğraşmak... Hepsini inceleyemediğim için böyle aynı olduklarını varsayıyorum. Çünkü her kapı ve hücreyi incelemem bu yerin doğası sebebiyle ne olası ne de benim için güvenli. Ben burada yalnız değilim. Sanırım değilim. Evet, ben muhtemelen, burada yalnız değilim. Burada göze görünmeyen bir şeyler var. Demem o ki ''hayalet'' değiller. Onlar daha çok saydamlar. Biraz camı andırıyorlar. Emin olabilirsiniz ki koluma... Size temas edebiliyorlar. Çok arkadaşlık kurmaya yatkın değiller. Oldukça öfkeli yaratık... Varlıklar. Ama, sadece koridora çıktığınızda size saldırıyorlar. Saldırı mı? Saldırı, evet size koridora çıktığınızda müdahale ediyorlar. Hemen olmuyor ama bu müdahale, genelde sizi takip ediyorlar ilkin. Gizlenmiyorlar da, oros... Gizlenmek konusunda yetenekli değiller, genelde adım seslerinizi taklit etmeye çalışıp başarısız oluyorlar. Tabi, takip edildiğinizin farkına vardığınızı onlara hissettirmeyin. Yoksa kolunuzu kır... Yoksa üzerinize çullanabilirler. Sizi öldürmüyorlar sanırım. Ama ayıldığınızda, rastgele bir hücrenin içine kilitlemiş oluyorsunuz. Böyle olmadığında ise sizi sol duvarın üstünde konuşlanmış parmaklıklı pencerelerin ışığına kadar takip ediyorlar. Sonra da size müdahale ediyorlar, her yönden.
   Burası genelde karanlık bir yer. Karanlığın içinde bir şeyleri seçmeniz mümkün ancak, bunun gözlerim için sağlıklı... çevre görüşü için yeterli olmadığını belirtmeliyim. Asıl ışık kaynakları bahsettiğim korkuluklu pencereler. Onların ardında güneş ve gökyüzü ve bir daha sönmeyecek bir ışık... Yani bu karanlık, yete... Ama ya orası dışarısı is... Çıkmak istiy... Dışarı ışığa çı...
  Henüz pencerelerin ardında ne olduğunu gözlemleyemedim.
  İstisnalar var demiştik. İstisnalar, istisnalar, nelerdir onlar? Misal, bazen kapıların ardı boş değil. Yada boş mu? Yani kapı örülü değil. Bazen kapıların ardı zımparalanmış, ve pencerelerin ardına bakmak için tırmanması oldukça zor, olan lanet olas... taşlarla örülü değil. Ve artlarında bir oda var. Güzel bir oda sanırım. Çok hoş ve karanlık. Adımlarımla ölçecek vaktim olmadı maalesef, nedeni ise saydam peze... saydam varlıkların bu odaları bulduğunuzda oldukça sinirleniyorlar oluşu. Bu odaların içinde merdivenler bulunuyor genelde. Zirvesinde ise yine yeniden yeni bir koridora çıkıyorsunuz. Vardığımız koridor yeni mi, aşağıdaki ile aynı mı bilmiyorum ancak, bu merdivenlerden çıktığınız surette, hemen bir hücre içine girilmesi ve kapının sürgüsünün çekilmesi gerekiyor zannımca. Yapmadığınız taktirde suratsı... varlıklar sizi gerçekten öldürebilir. İçinde bulunduğum hücrenin parmaklıkları yere paralel mevkide eğrilince böyle bir kanı içerisine girdim. Beş gün sürdü, beş gün boyunca... Parmaklılara vurd... Çok fazla ses...Çok sesli, yete... Çıkmak! Çıkmak, buradan çıkmak, dışarı, dış, dış dış dış dış dı...
  Başka istisnai bir örnekte şu olabilir. Bazen, sadece dışarıdan açılabilen, hücrelere hapis olduğunuzda; yine gözle düzgün seçilmeyen bir şey hücrenizi izlemeye başlıyor. Tam da parmaklıkların önünden. Bunun şeffaf olanlarla aynı olduğunu düşünmediğim gibi, bir ruh türevi bir şey olduğuna inanmayı da ret etmiş bulundum. Sonra parmaklıkların içinden geçip kendileri yanıma oturdu. Hani evrenimizde var olan neredeyse en temel fiziksel yasalar gözlerimin önünde çiğnendiğinde daha büyük bir korku içine bürünürüm sanmıştım. Ancak pek öyle olmadı. Kendisi, bu görünmez insan, oldukça yardımcı yada öyle olduğunu tahmin ediyorum. İçinde bir hafta uykusuz kaldığınız hücrenizi açmakta yardımcı en azından. Koridora çıktığınızda bir süre size eşlikte ediyor. Biraz güvende hissedebilirsiniz kendinizi yanında, ama yakın zamanda bir pencere bulmadığınız takdirde gitti. Gitmiş oluyor yani. Yanınızda kalamadığından muhtemelen. Tabi neden kalamayabilir? İşte güzel bir soru. Neden kalabilsin ki? Değil mi ama? Neden bir sonra ki pencerede tekrar karşınıza çıkabileceğini düşünün ki? Düşünmeyelim o sebeple... Yoksa şeffaf anasının merhametinden yoksun olan varlıklar sizin bacağınıza müdahale etmeye çalışabilir.
  Şimdi şu şekilde çok iyi bir gözlemci olduğunuzu dışa vuracak bir soru sarf edebilirsiniz bana: Sen bunları nasıl yani, iletiyorum size? Kalemle efendim ve bu kesin. İşte kesin şekilde elimde bir kalemle, yazıyorum şu an. Bir kağıdın üzerine buseler konduruyorum. Ben bunları metal bardakların içinde buluyorum. Muhtemelen size de öyle denk gelecektir tahminimce. Kalemi ilkin kendimi burada bulduğumda bulmuştum. Güzel bir kalemdi, biraz eski mi? Daha çok bir antika, müzelik bir parçaya benziyor. Yanıma aldığım da iyi olmuş çünkü diğerlerinin içinde hep kağıt buluyorum. Ve hiç birinin içinde mürekkep yok... Hiç yok hem de. Bir sefer hariç yok, merdivenlerden çıktığımda bulduğum bardağın dibinde bir kısım vardı. Kapıyı kapatmak için koşunca onunda bir kısmı üzerime döküldü. Yine de bir süre daha bu sıkış... Sıkıştı... Mekanı size tasvir edebileceğim sanırım.
  Bugün çok ilginç bir hipotez kurdum. Şeffaflar yine oldukça... Biraz fazla hareketlilerdi. Boynumu hissedemedim. Şah dama... Bir şey gird... Acı, fazla acı... Ancak, bu sefer yeni bir şey kavradım. Size aktarmalı bunu, size hemen aktarmalı. Sizce de bu sülaleleri bell... Yani varlıkların bu şekilde davranmaları için bir şey olması gerekli değil mi? Yani bu her zaman ki ,koridora çıktın şimdi ölümünle yüzleş, şeklinde olan bir müdahale değildi. Bunun bir sebebi var ve o da merdivenlere yaklaşmış olamam. Bu iyi bir haber, bu muhteşem hatta. Tahmin ettiğimden daha az mürekkebimin olduğunu fark ettiğimden iyi. Belki, tekrar karşılaşabileceğim. O zaman muhteşem olur, evet o zaman olur.
 Tamam, tamam, tama. Yazmak istiy. Tamam diyorum az yazmam lazım. Uyumadım. Bayağı oldu. Hücreden daha çok oldu. Adım sesleri duyuyorum. Ama Saydamlardan gelmiyor. Yine ışıklarda saldırıyorlar ama. Neyse çabuk bulmam lazım merdivenleri. Mürekkep hala az. Buradan çıkm. .. . Merdivenler, evet bulurum yakında. Heralde, umarım.
 Dörtgün sonra buldum. Burada gün yok ama neyse. Herhalde öyle bir şey geçti. Kapıyı açtım ama Saydamlar saldırmadı. Bu sefer merdivenler çok yüksek. Uyumam lazım. Ayakta zor duruyorum. Puştlar öldürmeyecekse de burayı tırmanırken düşerim kesin. Kalem muhafazasından çatlakmış bu arada. Etrafına üzerimdekini sardım, ama. Bulacam yazı şeyini işte. Mürekkep. Yakında hücre var orada da uyuyacam. Bir daha buluşmam lazım onunla.

 çok ses var. heryerde çok ses var. geçen seferkinden çok yüksek. uyudum. uyandırdılar. hepsi vuruyor parmaklılara. mürekkepte her yere akmış. hareket ettikçe daha çok vuruyorlar. çıkamıyorum. merdivenler yan kapı gidemiyorum. çıkamıyorum. çıkamıyorum çıkamıyorum girecek. içeri gelecekler. sıçtım. bit bit ti m . parmaklık kırılacak korku yor um korkuyorum mürek kkkepte bitec